menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye sınır ötesi harekata mı hazırlanıyor?

10 0
21.08.2026

Türkiye’de örgütlerin finansal damarlarına yönelik operasyonlar ne anlatıyor? Çeteler, mali suç yapılanmaları ve bazı dini yapılanmalar hakkında art arda operasyonlar gerçekleştirilirken, operasyonların önemli bir bölümünde yalnızca kişiler hedef alınmıyor; şirketler, banka hesapları, ticari işletmeler, taşınmazlar, sosyal medya ağları ve örgütlerin ekonomik kaynakları da hedef haline geliyor.

Devlet içerideki potansiyel güç odaklarını ve ekonomik ağları etkisizleştirerek daha büyük bir dış politika veya güvenlik hamlesinin önünü mü açıyor? Türkiye’nin geçmiş güvenlik pratiğine bakıldığında, iç güvenlik konsolidasyonu ile dış güvenlik operasyonları arasında zaman zaman güçlü bir ardışıklık bulunduğu görülüyor.

13 Ağustos 2026’da kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen yapılanmaya yönelik soruşturmada 17 ilde 123 adreste arama ve el koyma işlemleri gerçekleştirildi. Soruşturma kapsamında 33 şirketle bağlantılı adresler de hedef alındı.

MASAK incelemelerinde bağlantılı kişi ve şirketler üzerinden 100 milyar TL’yi aşan para hareketinin yurt dışına çıkarıldığı tespit edildiği açıklandı; bazı şirketlere ve bağlantılı malvarlıklarına kayyım atandı.

Adalet Bakanı Akın Gürlek ise bunun dini inanca yönelik değil, mali yapılanmaya yönelik bir soruşturma olduğunu belirtti. Operasyonun dikkat çekici tarafı, yalnızca gözaltılar değildir. Şirketler ve finansal ağ operasyonun merkezine yerleştirilmiştir. Üstelik operasyon sırasında bazı haber kaynakları, kasalarda yüksek miktarda döviz ve ruhsatsız silah bulunduğunu, para hareketlerinin ödeme kuruluşları ve şirketler üzerinden incelendiğini aktardı.

Bundan yalnızca altı gün sonra, 19 Ağustos’ta kamuoyunda “Kuytulcular” olarak adlandırılan yapılanmaya yönelik Adana merkezli altı ilde operasyon gerçekleştirildi. 32 şüpheli hakkında işlem başlatıldığı, 49 adrese operasyon yapıldığı, beş şirkete yönetim kayyımı atandığı ve örgüt lehine faaliyet yürüttüğü değerlendirilen 349 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiği açıklandı.

Soruşturmadaki suçlamalar arasında suç örgütü kurma ve yönetme, malvarlığı değerlerini aklama, nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik ve vergi mevzuatına aykırılık bulunuyor. Benzer durum organize suçla mücadelede de görülüyor. 2026 boyunca İçişleri Bakanlığı'nın operasyonlarında mali suçlar, yasa dışı bahis, dolandırıcılık ve suç gelirlerinin aklanmasıyla mücadelede banka hesapları, taşınmazlar, araçlar, ticari işletmeler ve elektronik para sistemleri hedef alındı.

Örneğin Mayıs 2026'da 64 ildeki siber suç operasyonlarında 223 taşınmaz, 127 araç, üç tekne, üç elektronik para kuruluşu, üç ticari işletme ve yaklaşık 48 milyar TL değerinde para ve malvarlığına el konulduğu açıklandı. Haziran ayında ise 65 ilde mali suç örgütlerine yönelik operasyonlarda 346 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi.

Peki Devletler neden önce içeriyi temizler? Burada Carl von Clausewitz'in savaş teorisi devreye girer. Clausewitz açısından savaş yalnızca düşmanın fiziksel olarak yenilmesi değildir; devletin siyasal amacını gerçekleştirebilecek kapasiteyi oluşturması gerekir.

Bir devlet dışarıda yüksek riskli bir hamle yapacaksa içeride üç problemi mümkün olduğunca azaltmak ister: İç güvenlik riski, Ekonomik ve finansal kırılganlık, Komuta ve koordinasyon sorunu. Dolayısıyla devletin rasyonel davranışlarından biri, dışarıdaki rakibe yönelmeden önce içerideki stratejik sürtünmeyi azaltmaktır. Clausewitz'in “friction” kavramı tam olarak burada anlam kazanır.

İçeride ne kadar fazla bağımsız güç odağı varsa, devletin dışarıya yönelttiği gücün o kadar büyük kısmı içeride tutulmak zorunda kalır. Charles Tilly'nin devlet oluşumu ve zor kullanma kapasitesi üzerine yaklaşımı bu tabloyu anlamak açısından daha da açıklayıcıdır.

Modern devletin temel özelliklerinden biri, ülke içerisindeki meşru zor kullanma ve kaynak toplama kapasitesini merkezileştirmesidir. Bu açıdan bakıldığında bir devlet; silahlı çeteleri, bağımsız ekonomik güç ağlarını, kayıt dışı finans kanallarını, dış bağlantılı para hareketlerini, paralel hiyerarşileri kontrol altına aldıkça kendi merkezî kapasitesini artırır.

Bunlar aynı zamanda devletin kendi içerisinde egemenlik alanını konsolide etmesi anlamına gelir. Fakat burada stratejik açıdan kritik bir ayrım vardır: İç konsolidasyon tek başına hedef olabilir; fakat dış harekâtın ön koşulu da olabilir. Türkiye tarihinde bunun örneği var mı?

Evet. Bununla birlikte bazı dönemlerde iç güvenlikteki yoğunlaşmanın hemen ardından dış güvenlik hamleleri geldiği görülmektedir. En çarpıcı örneklerden biri 1998 Türkiye-Suriye krizidir. Türkiye ile Suriye arasındaki Öcalan krizi, uzun süre devam eden iç güvenlik meselesinin dış politika alanına taşındığı bir örnekti.

Türkiye, Suriye'nin PKK'ya verdiği desteği bir ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendirdi ve baskıyı yalnızca ülke içerisinde değil, Suriye'ye yönelik diplomatik ve askerî baskı kapasitesi üzerinden de artırdı. 1998'deki süreç Adana Mutabakatı'na ve Öcalan'ın Suriye'den çıkarılmasına kadar ilerledi. Akademik çalışmalar da bu krizin Türkiye'nin hem iç hem dış politikasını aynı anda etkilediğini vurgulamaktadır. İç güvenlik problemi, dış politika aracına dönüşebilir.

Türkiye'nin 2016 deneyimi ise bugünkü tartışma açısından çok daha dikkat çekicidir. 2015'te başlayan yoğun iç güvenlik operasyonları, ardından 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve sonrasında devlet içerisindeki FETÖ yapılanmasına yönelik büyük tasfiye süreci yaşandı.

Bunun hemen ardından 24 Ağustos 2016'da Fırat Kalkanı Harekâtı başladı. Millî Savunma Bakanlığı'nın kendi tarihçesinde Fırat Kalkanı'nın 15 Temmuz darbe girişiminden yalnızca yaklaşık bir ay sonra başladığı belirtilmektedir. Bakanlık ayrıca FETÖ yapılanmasının temizlenmesinin ardından Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeniden yapılandırıldığını ve sınır ötesi operasyonların gerçekleştirildiğini açıkça ilişkilendiren açıklamalar yapmıştır.

Daha sonraki yıllarda Zeytin Dalı, Barış Pınarı, Bahar Kalkanı ve Pençe operasyonları geldi. Burada önemli olan şudur: 15 Temmuz sonrası iç tasfiye ile sınır ötesi askerî kapasitenin yeniden kullanılması arasında açık bir kronolojik yakınlık vardır.

Ancak bu, “FETÖ operasyonları Fırat Kalkanı'nı yapmak için gerçekleştirildi” anlamına gelmez. Daha doğru ifade şudur: İçerideki güvenlik konsolidasyonu, dışarıda daha yüksek riskli askerî kararların uygulanmasını kolaylaştıran koşullardan biri haline gelmiştir. Bu ayrım son derece önemlidir. Elbette Bugünkü tabloyu 2016 ile birebir eşitlemek doğru olmaz.

Çünkü bugünkü operasyonların hedefleri farklı: 2016'da ağırlık devlet kurumları ve askerî yapılanma üzerindeydi. Bugün ise dikkat çeken alanlardan biri: finansal-ekonomik ağlar. Bu nedenle bugünkü süreci “devlet içerisindeki kadroların temizlenmesi” şeklinde değil, daha geniş bir kavramla okumak gerekiyor: “Örgütsel kapasitenin sistematik olarak düşürülmesi.” Devlet bu zincirin birkaç halkasına aynı anda müdahale ediyorsa örgütün yeniden toparlanması zorlaşır. Bu da bize stratejik açıdan çok önemli bir kavram getiriyor: “İç cephe güvenliği.” Burada tabii dış temsilciliklerdeki yeni atamalarda dikkat çekicidir. Belki de mevcut tablonun en az konuşulan tarafı burası.

2026 yılı boyunca Türkiye'nin dış temsilciliklerinde çeşitli büyükelçi ve üst düzey diplomat değişiklikleri gerçekleşti. 7 Mart'ta Tiflis, Tiran ve BM Viyana Ofisi gibi temsilciliklere yeni isimler atanırken; 17 Nisan'da daha geniş kapsamlı bir büyükelçi değişikliği gerçekleştirildi.

Bu değişiklikte Dışişleri Bakanlığı'nın Konsolosluk........

© Habererk