menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Milliyetçi Hareketin Kurumsal Dayanakları Neden Zayıflıyor?

17 15
22.02.2026

Devleti Korumak mı, Hareketi Zayıflatmak mı? MHP’nin Stratejik Tercihleri ve Milliyetçi Kurumların Erozyonu

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), uzun süredir siyasi iktidara verdiği desteği “devleti ayakta tutma sorumluluğu” üzerinden gerekçelendirmektedir. Bu söylem, partiye gönül veren geniş bir taban nezdinde karşılık bulmakta ve belli ölçüde ikna edici olmaktadır. Ancak burada sorgulanması gereken temel bir mesele vardır: Devleti korumak, bir siyasi partinin asli görevi midir, yoksa devletin zaten kendi kurumsal refleksleri ve mekanizmaları bu görevi yerine getirmek için var değil midir?

Modern devlet yapılarında, devletin bekasını ve sürekliliğini sağlamak üzere oluşturulmuş çok sayıda kurumsal mekanizma bulunmaktadır. İçişleri Bakanlığı güvenliği sağlar, istihbarat teşkilatları tehditleri önceden tespit eder, adalet sistemi hukuku tesis eder, Türk Silahlı Kuvvetleri dış tehditlere karşı ülkeyi savunur. Bu kurumların varlığı, devletin korunmasının bireysel siyasi partilerin sorumluluğuna bırakılmadığını açıkça ortaya koyar. Siyasi partilerin varlık sebebi ise devleti korumaktan ziyade, milleti temsil etmek, milletin taleplerini dile getirmek ve millet adına devleti yönetmeye talip olmaktır.

Bu noktada MHP’nin tercih ettiği siyasi pozisyonun sonuçları, yalnızca parti düzeyinde değil, Türk milliyetçiliği fikrinin örgütsel yapıları üzerinde de ciddi etkiler doğurmuştur. Çünkü bir siyasi hareketin en önemli gücü, yalnızca parlamentodaki sandalye sayısı değil; sendikalardan sivil toplum kuruluşlarına, basından kültürel yapılara kadar uzanan geniş bir toplumsal organizasyon ağıdır.

Özellikle milliyetçi sendikacılık alanında yaşanan gerileme, bu durumun en somut örneklerinden biridir. Bir sendikanın varoluş amacı, üyelerinin haklarını savunmak, gerektiğinde hükümetle pazarlık yapmak ve sonuç alınamadığı durumlarda en güçlü demokratik araçlardan biri olan grev hakkını kullanabilmektir. Ancak sendikal yapıların siyasi iktidarla organik bir uyum içinde hareket etmesi, bu mücadele refleksini zayıflatmış, üyelerin gözünde sendikaların bağımsızlığına dair soru işaretleri doğurmuştur. Nitekim Türkiye Kamu-Sen gibi milliyetçi kimliğiyle öne çıkan bir sendikanın on binlerce üyesini kaybetmesi, bu güven erozyonunun doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Yaklaşık 35.000 üyenin farklı sendikalara yönelmesi, yalnızca sayısal bir kayıp değil, aynı zamanda temsil gücünün ve güvenin zedelenmesidir.

Benzer bir durum medya alanında da yaşanmıştır. Milliyetçi kimlikle ortaya çıkan birçok basın kuruluşu ve televizyon platformu, toplumun sesi olma iddiasıyla yola çıkmışken, zaman içinde kamuoyunun bir kesimi tarafından hükümet politikalarını eleştiren değil, onları teyit eden yapılar olarak algılanmaya başlanmıştır. Oysa basının asli görevi, iktidar kim olursa olsun, millet adına denetlemek, sorgulamak ve gerektiğinde eleştirmektir. Basın, halkın sesi olmaktan uzaklaşıp iktidarın sesi olarak algılandığında, yalnızca güven kaybetmekle kalmaz; aynı zamanda temsil ettiği toplumsal tabanla arasına mesafe koymuş olur.

Bu süreç, milliyetçi hareketin yalnızca siyasi düzlemde değil, kurumsal ve toplumsal düzlemde de zayıflamasına yol açmıştır. Çünkü güçlü bir siyasi hareket, yalnızca liderlik ve parti organizasyonuyla değil; bağımsız sendikaları, özgür basını, etkin sivil toplum yapıları ve dinamik entelektüel kadrolarıyla ayakta durur.

Devlet ile siyasi hareket arasındaki ilişkinin sınırlarının bulanıklaşması, uzun vadede her iki taraf için de risklidir. Devlet, kurumsal kimliğiyle tarafsız kalmak zorundadır; siyasi hareket ise millet adına devleti yönetmeye talip olan bağımsız bir güç olmalıdır. Bu iki alanın iç içe geçmesi, siyasi hareketin eleştirel reflekslerini zayıflatırken, toplumsal tabanın temsil duygusunu da aşındırır.

Sonuç olarak, “devleti koruma” söylemi kısa vadede siyasi bir meşruiyet zemini sağlayabilir. Ancak uzun vadede asıl önemli olan, milletin kurumsal gücünü, bağımsız sivil yapılarını ve temsil mekanizmalarını güçlü tutmaktır. Çünkü güçlü devlet, güçlü kurumlar ve güçlü bir millet bilinciyle ayakta kalır. Siyasi hareketlerin görevi ise devleti korumak değil; milleti temsil etmek, milletin haklarını savunmak ve millet adına devleti daha güçlü hale getirmektir.


© Habererk