İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın: Kolaylık mı, Eziyet mi?
Devlet dediğimiz yapı; vatandaşının hayatını kolaylaştırmak, güvenliğini sağlamak ve refahını artırmak için vardır. Bu toprakların kadim bir sözü vardır: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Bu söz, sadece bir temenni değil; aynı zamanda devlet aklının temel ilkesidir. Ancak son yıllarda çıkarılan bazı düzenlemelere baktığımızda, bu ilkenin uygulamada ne kadar karşılık bulduğu ciddi şekilde tartışmaya açıktır.
Ekonomik olarak zor bir dönemden geçen Türkiye’de, esnafından küçük işletme sahibine kadar geniş bir kesim ayakta kalma mücadelesi veriyor. Hal böyleyken, insanların yükünü hafifletmek yerine artıran düzenlemeler yapılması ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Bu yasalar gerçekten düzen sağlamak için mi çıkarılıyor, yoksa boşalan kasaları doldurmanın bir yolu mu haline geliyor?
Somut bir örnek üzerinden gidelim. Yeni düzenlemeye göre şirket araçlarını sadece o araç için sigortalı olan çalışanlar kullanabiliyor. Kağıt üzerinde bakıldığında belki disiplin sağlamak, sorumluluğu netleştirmek gibi gerekçeler sunulabilir. Ancak sahadaki gerçeklik çok farklıdır. Türkiye, Norveç değildir. Bizim esnafımız bir araçla hem işini görür hem ailesinin ihtiyacını karşılar. Küçük işletmelerde “şirket aracı” dediğiniz şey çoğu zaman aynı zamanda o ailenin tek aracıdır.
Şimdi siz bu aracı sadece belirli kişilerle sınırladığınızda ne yapmış oluyorsunuz? Esnafın hayatını kolaylaştırmak yerine onu yeni bir bürokrasi ve maliyet yükünün içine itiyorsunuz. Bu bir düzenleme midir, yoksa doğrudan bir eziyet mi?
Benzer bir durum araç muayenelerinde de karşımıza çıkıyor. Binek araçlar için iki yılda bir yapılan fenni muayene, ticari araçlarda yılda bire düşürülüyor. Elbette güvenlik önemlidir. Ancak burada da bir denge gözetilmek zorundadır. Zaten yüksek akaryakıt fiyatları, sigorta giderleri, bakım masraflarıyla boğuşan esnafa her yıl ek bir maliyet yüklemek ne kadar hakkaniyetlidir?
Köprü ve otoyol geçişlerindeki uygulamalar da ayrı bir tartışma konusudur. Karmaşık kurallar, sürekli değişen sistemler ve yüksek ücretler vatandaşın sırtına yeni yükler bindirmektedir. Ulaşım gibi temel bir hizmetin bu kadar maliyetli ve zorlayıcı hale getirilmesi, ekonomik çarkları yavaşlatmakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal huzuru da zedeler.
Burada asıl sorun şudur: Yasalar hazırlanırken sahadaki gerçeklik ne kadar dikkate alınıyor? Karayolları, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve ilgili tüm kurumlar gerçekten koordineli bir şekilde mi çalışıyor? Yoksa her kurum kendi perspektifinden, masa başında hazırladığı düzenlemeleri hayata mı geçiriyor?
Devlet yönetimi, sadece kural koymak değildir. Aynı zamanda o kuralların toplumda nasıl karşılık bulacağını öngörmektir. İnsanların günlük hayatını zorlaştıran, maliyetlerini artıran, hareket alanını daraltan her düzenleme; uzun vadede devlete olan güveni de zedeler.
Bugün yapılması gereken şey çok açıktır: Vatandaşın yükünü artıran değil, hafifleten bir anlayışa dönülmelidir. Esnafın, küçük işletmenin, dar gelirlinin gerçekliği göz önüne alınmalıdır. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı, Avrupa ülkeleriyle birebir kıyaslanarak değil, kendi dinamikleri üzerinden değerlendirilmelidir.
Çünkü unutulmamalıdır ki güçlü devlet, güçlü vatandaştan doğar. Vatandaşı zorlayan değil, yaşatan bir sistem kurulmadıkça; ne ekonomik kalkınmadan ne de toplumsal huzurdan söz edilebilir.
Son söz yine o kadim ilkeye ait: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
