Barışın Adı Var Bedeli Var… Peki Bedeli Kim Ödeyecek?
Son günlerde “barış”, “çözüm”, “demokratikleşme” gibi kulağa hoş gelen kavramlarla kamuoyuna sunulan raporları dikkatle okuyan herkesin zihninde aynı soru oluşuyor:
Bu metinler gerçekten barışı mı hedefliyor, yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu temellerini zaman içinde aşındıracak bir sürecin taşlarını mı döşüyor?
Tarih boyunca bu millet, kendisine yöneltilen tehditlerin çoğunu cephede görmedi. Masada gördü. Metinlerde gördü. Raporlarda gördü. İmzaların arasında gördü.
Bugün de benzer bir sürecin eşiğinde olup olmadığımızı sorgulamak zorundayız.
Çünkü “barış” adı altında sunulan her metin, gerçekten barış getirmez. Bazıları sadece çatışmayı erteler. Bazıları ise çatışmanın yöntemini değiştirir.
Daha önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi tarafından dile getirilen ve hafızalara kazınan “ulus devlete karşıyız” yaklaşımını hatırlayalım. Bu cümle sıradan bir diplomatik değerlendirme değildi. Bu cümle, küresel ölçekte ulus devletlerin zayıflatılmasını hedefleyen zihniyetin açık bir ifadesiydi.
Bugün önümüze konulan raporların ruhunu anlamak için bu cümleyi unutmamak gerekir.
Sorulması gereken soru şudur:
Verilen tavizler gerçekten Türkiye karşıtı odakların niyetlerini ortadan mı kaldıracaktır, yoksa sadece yöntem değiştirerek hedeflerine ulaşmalarını mı kolaylaştıracaktır?
Tarih bu sorunun cevabını defalarca vermiştir.
Osmanlı’nın son döneminde de benzer şekilde başlayan süreçler, başlangıçta “hak”, “temsil”, “özgürlük” gibi kavramlarla savunulmuş, ancak zamanla merkezi otoritenin zayıflamasına ve devletin çözülmesine zemin hazırlamıştır.
Hiç kimse silah kullanmadan da bir devleti zayıflatabilir. Kimlikleri ayrıştırarak, ortak aidiyet duygusunu aşındırarak, toplumu parçalara bölerek bunu başarabilir.
Silahla yapılamayan, zamanla siyaset yoluyla yapılabilir.
Asıl tehlike de budur.
Bugün “barış” adı altında savunulan bazı düzenlemelerin, kısa vadede çatışmayı azaltabileceği iddia edilebilir. Ancak uzun vadede Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan ortak milli kimlik bilincini zayıflatacak sonuçlar doğurup doğurmayacağını sorgulamak zorundayız.
Çünkü bu devlet, etnik kimliklerin toplamı değildir. Bu devlet, ortak bir kaderin, ortak bir mücadelenin ve ortak bir iradenin eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti, masa başında kurulan bir devlet değildir. Kanla, bedelle, fedakârlıkla kurulmuştur.
Bu nedenle, bu devletin geleceğini ilgilendiren hiçbir mesele, günü kurtarma refleksiyle ele alınamaz.
Sorunları halının altına süpürmek çözüm değildir. Sorunu sadece geleceğe devretmektir.
Ve ertelenen sorunlar, her zaman daha ağır bedellerle geri döner.
Bugün yapılması gereken şey; “barış” kelimesinin cazibesine kapılarak sorgulamaktan vazgeçmek değil, tam tersine daha fazla sorgulamaktır.
Çünkü bu mesele sadece bugünün meselesi değildir.
Bu mesele, yarının Türkiye’sinin nasıl bir devlet olacağı meselesidir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Devletler bir günde yıkılmaz.
Önce zihinde zayıflatılır.
Meseleye bu bilinçle bakmak zorundayız.
Çünkü söz konusu olan sıradan bir siyasi tartışma değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğidir.
