menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sözde Ermeni Soykırımı Müzesi-Enstitüsü (AGMI) ve Tsitsernakaberd Anıt Kompleksi

14 0
23.02.2026

The So-called Armenian Genocide Museum-Institute (AGMI) and Tsitsernakaberd Memorial Complex

Kurumsal Yapı ve Sözde Tarihsel İddiaların İnşası

Introduction: Institutional Structure and the Construction of Historical Narratives

Erivan’daki Tsitsernakaberd Tepesi üzerinde yer alan Sözde Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü (AGMI), 1915 olaylarına dair Ermeni tezlerinin küresel çapta dökümantasyon ve propaganda merkezi olarak faaliyet göstermektedir. Bu devasa kompleks, sadece bir sergi alanı değil, Ermeni ulusal kimliğinin travma üzerine yeniden inşa edildiği ideolojik bir laboratuvardır. Bu kurum, sadece geçmişe dair bir anma mekanı değil, aynı zamanda bu süreci akademik ve diplomatik bir zemine oturtmaya çalışan bir araştırma enstitüsü işlevi gördüğü şeklinde tanımlanmaktadır. Modern müzecilik tekniklerini "viktimoloji" (kurban bilim) perspektifiyle birleştiren AGMI, ziyaretçinin bilişsel süreçlerini etkileyerek tek taraflı bir tarih algısı sunar. Kurumsal yapısının, Ermeni kimliğini 1915 olayları etrafında konsolide etme ve bu süreci uluslararası kamuoyuna bir "soykırım iddiası" olarak kabul ettirme stratejisi üzerine kurulu olduğu değerlendirilmektedir. Kurum, diaspora ile Ermenistan arasındaki bağın "ortak acı" üzerinden perçinlendiği en önemli merkezdir. Sovyetler Birliği döneminde, 1967 yılında inşa edilen anıt kompleksinin bir uzantısı olarak 1995 yılında faaliyete geçen bu merkez, Türkiye’nin resmi tezlerine karşı en sistematik antitezi üreten birim olarak görülmektedir. Müzenin stratejik konumu ve mimari dili, devletin resmî ideolojisinin fiziksel bir tezahürüdür. Müzenin mimarisi ve sergilenen belgelerin, ziyaretçide belirli bir tarihsel algı oluşturmak üzere tasarlandığı müşahede edilmektedir. Yerin altına inşa edilen müze yapısı, ziyaretçide mezara girme veya yeraltındaki gerçekleri keşfetme hissi uyandırmak için karanlık ve dar koridorlarla kurgulanmıştır. Bu yapının, Ermeni diasporasının dünya genelindeki faaliyetleri için veri sağlayan bir dökümantasyon deposu niteliği taşıdığı iddia edilmektedir. Özellikle Batı dünyasındaki akademik çevreleri besleyen bu depo, iddiaların uluslararası literatürde "gerçeklik" olarak kabul görmesi için sürekli güncellenmektedir. Müze yönetiminin, ziyaretçilerin duygusal bir eşikten geçerek Ermeni tezlerine sempati duymasını sağlamak amacıyla görselleri ve ses kayıtlarını belirli bir kurguyla harmanladığı söylenebilir. Karanlık odalarda yankılanan ağıtlar ve kurban fotoğrafları, rasyonel düşünceden ziyade duygusal tepkileri tetiklemeyi amaçlar. Enstitünün, bünyesindeki kadrosuyla her yıl onlarca dilde yeni yayınlar yaparak iddiaların akademik güncelliğini korumaya çalıştığı görülmektedir. Uluslararası Soykırım Akademisyenleri Birliği (IAGS) gibi yapılarla kurulan organik bağlar, iddiaların bilimsel meşruiyetini artırmak için kullanılmaktadır. Burasının, Ermenistan’ın dış politika stratejilerinin tarihsel meşruiyet zeminini oluşturma çabasında olduğu değerlendirilmektedir. Erivan hükümetinin Türkiye ile ilişkilerinde bu merkezi bir baskı unsuru ve pazarlık kozu olarak gördüğü açıktır. Enstitünün, tarihi verileri modern uluslararası hukuk normlarıyla ilişkilendirerek "soykırım iddiasını" temellendirmeye çalıştığı görülmektedir. 1948 BM Sözleşmesi'nin geriye dönük olarak 1915 olaylarına uyarlanması çabası, enstitünün hukuk biriminin öncelikli mesaisidir. Her sergi salonu, Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet mekanizmasının bu süreçteki rolünü iddia eden belgelerle belirli bir hiyerarşide düzenlenmiştir. Belgelerin sunumunda Osmanlı'nın çok uluslu yapısı ve savaş koşullarının yarattığı kaos genellikle göz ardı edilmektedir. AGMI’nin, tarihçiler ve hukukçular için iddiaların bilimselleştirildiği bir platform sunmayı amaçladığı ileri sürülmektedir. Burası, tarihsel bir tartışma zemini olmaktan ziyade, tek taraflı bir hükmün infaz ve sergileme alanı gibi işlev görmektedir. Müze, Ermeni tarafının perspektifinden "hafıza mekanı" (lieu de mémoire) olma iddiasını taşısa da, sunduğu anlatının tamamen bu tek taraflı hafıza üzerine inşa edildiği belirtilmektedir. Tarihsel gerçeklik, siyasi hedefler uğruna seçici bir unutma ve hatırlama süzgecinden geçirilmektedir. Ziyaretçilerin, anıt kompleksinde ilerlerken anlatılan "yeniden doğuş" hikayesinin siyasi ve sembolik boyutlarına tanıklık etmesi beklenmektedir. Müzenin sonundaki aydınlık çıkış, sözde soykırımdan kurtulanların yeni bir ulus kurma başarısını simgeleyen bir katharsis anı olarak tasarlanmıştır. Kurumun yürüttüğü programların, 1915 olaylarına dair hazırlanan bu anlatının gelecek nesillere aktarılmasını hedeflediği görülmektedir. Eğitim müfredatları ve çocuklara yönelik atölye çalışmaları ile travma, genetik bir kod gibi yeni kuşaklara aktarılmaktadır. Akademik konferanslar aracılığıyla, sözde soykırım iddiaları alanında küresel bir otorite olma çabası güttüğü değerlendirilmektedir. Dünyanın dört bir yanından davet edilen akademisyenler, müzenin sunduğu veri setlerini kullanarak anlatının evrenselleşmesine katkıda bulunmaktadır. Müzenin sergileme tekniklerinin, kurbanların yaşamlarını kişiselleştirerek soyut rakamları somut birer insan hikayesine dönüştürmeyi hedeflediği gözlemlenmektedir. Kurbanların kişisel eşyaları—bir ayakkabı, bir mektup veya bir oyuncak—ziyaretçide "insanlıktan çıkarma" (dehumanization) sürecine karşı güçlü bir tepki oluşturur. Her bir dökümanın, Osmanlı hükümetinin kasıtlı bir imha planı yürüttüğünü ispatlamak üzere seçildiği iddia edilmektedir. Belgelerin bağlamından koparılarak sunulması, tarihsel metodolojinin ihlal edildiğine dair ciddi eleştirilere yol açmaktadır. Sonuç olarak, AGMI ve Tsitsernakaberd Kompleksi'nin, Ermenistan’ın yumuşak gücünün ve diplomatik söyleminin ana merkezlerinden biri olduğu kabul edilmektedir. Bu kompleks, uluslararası arenada Türkiye'yi mahkum etmek isteyen lobiler için entelektüel ve görsel bir cephanelik gibidir. Devlet protokolü gereği Erivan’ı ziyaret eden yabancı heyetlerin buraya getirilmesinin, meselenin sürekli siyasi bir gündem maddesi olarak kalmasını sağladığı düşünülmektedir. Ziyaret etmeyen liderlerin "tarafsızlık" veya "Türkiye yanlılığı" ile suçlandığı bir baskı atmosferi oluşturulmuştur. Müzenin varlığının, Ermeni meselesini güncel uluslararası ilişkilerin ve insan hakları tartışmalarının içine dahil etme işlevi gördüğü belirtilmektedir. Böylece 1915 olayları, sadece tarihçilerin değil, insan hakları aktivistlerinin de ilgi alanına sokulmuştur. Bu makalede ele alınacak olan arşiv iddiaları ve mimari sembolizm, kurumun bu iddiaları nasıl bir araya getirdiğini nesnel bir dille ortaya koymayı amaçlamaktadır. Anlatının nasıl yapılandırıldığı ve hangi sembollerin ne tür anlamlarla yüklendiği, propaganda biliminin konusu haline gelmiştir. Tarihin burada, Ermeni tarafının siyasi hedefleri doğrultusunda bir kurumsal kimlik inşa etmek için kullanıldığı değerlendirilmektedir. Hafıza, geçmişi anlamaktan ziyade geleceği şekillendirmek için araçsallaştırılmıştır. Ziyaretçilerin anı defterine yazdıkları notların, bu kurumun küresel algı üzerindeki etkisini belgelediği iddia edilmektedir. Notlarda sıkça rastlanan "asla unutmayacağız" ve "adalet istiyoruz" ifadeleri, müzenin mesajının hedefine ulaştığını göstermektedir. Anıtın mimari tasarımının, Ermeni halkının acısını belirli bir sembolizme bürüdüğü görülmektedir. Sert bazalt taşların ve keskin hatların kullanımı, acının sarsılmazlığını ve değişmezliğini temsil eder. Bu merkezin, sadece bir müze değil, Ermeni tarafının tarihsel varlık iddiasının bir kalesi olarak konumlandırıldığı anlaşılmaktadır. Kalenin surları, dışarıdan gelecek her türlü bilimsel eleştiriye karşı "kutsal bir yas alanı" zırhıyla korunmaktadır.

1. Kurumsal Temeller (Institutional Foundations)

1.1. Başlangıç ve Ana Sayfa (Home)

AGMI’nin dijital platformu, müzenin sunduğu tarihsel anlatının internet ortamındaki arayüzü olarak işlev görmektedir. Web sitesi, fiziksel mekana gidemeyenler için dijital bir ibadethane ve bilgi bankası rolü üstlenir. Ana sayfanın, dünya genelindeki sözde soykırım iddiaları üzerine yapılan araştırmaları ve kurumsal duyuruları yedi dilde sunarak geniş bir kitleye ulaşmayı amaçladığı görülmektedir. Çok dilli yapı, iddiaların "yerel bir sorun" değil, "insanlığın ortak yarası" olduğu algısını pekiştirmek içindir. Sitedeki içeriklerin, müzenin inkar olarak tanımladığı Türkiye’nin resmi tezlerine karşı yürüttüğü argümanları barındırdığı söylenebilir. Sitenin her köşesinde "inkar" kavramı, ahlaki bir çöküş olarak nitelendirilerek okuyucu üzerinde baskı kurulur. Dijital arayüzün, belgelerin kopyalarına erişim sağlama iddiasıyla bir veri bankası gibi çalışmaya odaklandığı müşahede edilmektedir. Dijitalleştirilen belgeler, sadece Ermeni tezlerini destekleyen kısımları öne çıkarılarak kataloglanmıştır. Sitenin, her yıl toplanan tanınma kararları ve istatistiklerle Ermeni tarafının davasını güncel tutma çabasında olduğu değerlendirilmektedir. Hangi ülkenin hangi tarihte "soykırım" kararı aldığına dair güncel haritalar, bir zafer çetelesi gibi tutulmaktadır. Kullanıcıların, etkileşimli haritalar üzerinden yerleşim yerlerinin tarihsel değişimini takip edebildiği iddia edilmektedir. Bu haritalar, Türk yer isimlerinin Ermenice karşılıklarını öne çıkararak bölge üzerindeki mülkiyet iddialarını diri tutmaktadır. Sayfa tasarımının, kurbanların anısına saygı duruşu niteliğinde olduğu ileri sürülen bir tona sahip olduğu görülmektedir. Siyah, gri ve bordo ağırlıklı renk paleti, yas ve kan temalarını bilinçaltına işler. Ayrıca, müzedeki geçici sergilerin sanal turlarının dijital olarak dünyaya açıldığı belirtilmektedir. Bu turlar, fiziksel sınırlamaları aşarak "dijital diasporayı" bir arada tutan bir ağ vazifesi görür. Haberler bölümünün, uluslararası basında Ermeni meselesine dair çıkan her önemli gelişmeyi raporlamaya çalıştığı izlenmektedir. Her küçük diplomatik gelişme, büyük bir tarihsel başarıymış gibi sunularak moral motivasyon artırılır.

1.2. Misyon (Mission)

Ermeni Milli Enstitüsü (EME) Washington D.C.’de faaliyette bulunan ve sözde Ermeni soykırımı iddialarının doğrulanmasına adandığı belirtilen bir kurumdur. AGMI ile stratejik bir ortaklık içinde olan EME, lobi faaliyetlerinin entelektüel mutfağıdır. Kurumun temel iddiası, 1915 olaylarının unutturulmaması ve gelecekteki suçların önlenmesi için bu olayların tanınması gerektiği yönündedir. Bu söylem, Ermeni meselesini güncel "nefret suçları" ve "azınlık hakları" parantezine yerleştirerek sempati toplar. Geçmiş olaylarla yüzleşilmesi gerektiğini savunan EME'nin, tüm faaliyetlerini bu iddiaların uluslararası hukuk nezdinde kabul görmesi üzerine kurguladığı değerlendirilmektedir. Onlara göre yüzleşme, sadece bir özür değil, tazminat ve toprak taleplerini de içeren hukuki bir süreçtir. Sitenin Türkçe yayınlanmasının, Türkiye içindeki kamuoyunda bu iddiaların bilinirliğini artırma ve resmi tarih anlayışını sorgulatma amacını taşıdığı düşünülmektedir. Türkçe içerikler, özellikle liberal çevreler ve gençler üzerinde bir vicdani sorgulama başlatma hedefi taşır. Kurumun, bu faaliyetleri etik bir sorumluluk olarak tanımladığı iddia edilmektedir. Ancak bu "etik sorumluluk", diğer tarafın tarihsel hafızasını tamamen reddetmek üzerine kuruludur. https://turkish.armenian-genocide.org/index.html adresi bu misyonun dijital uzantısı olarak görülmektedir. Site, Türkiye Cumhuriyeti'nin tezlerini doğrudan hedef alan karşı-anlatılarla doludur. EME'nin, eğitim materyalleri hazırlayarak Amerikan ve Avrupa okullarında konunun müfredata girmesi için faaliyet yürüttüğü bilinmektedir. Bu çalışmalar sonucunda, konudan habersiz yabancı öğrenciler, meseleyi tek taraflı ve mutlak bir gerçeklik olarak öğrenmektedir. İddiaların sadece tarihsel değil, hukuki birer suç niteliğinde olduğunun her platformda yinelendiği görülmektedir. Böylece akademik tartışma alanı kapatılmakta ve konu bir yargı hükmüne dönüştürülmektedir. Bilimsel olma iddiasıyla yürütülen çalışmaların, aslında Ermeni tezlerinin akademik savunmasını oluşturduğu değerlendirilmektedir. Yayınlanan her kitap ve makale, önceden belirlenmiş bir "soykırım" sonucuna ulaşmak için tasarlanmaktadır. Kurumun yayınladığı rehberlerin, dünya çapındaki medya organları için birincil bilgi kaynağı olarak sunulduğu müşahede edilmektedir. Gazeteciler, hızlı bilgi almak adına bu tek taraflı rehberleri kullanarak dezenformasyonun yayılmasına aracılık etmektedir.

1.3. Müdürün Sözü (Director's Message)

Enstitü direktörleri olan Edita Gzoyan ve Hayk Demoyan'ın, müzenin küresel çapta bir veri merkezi olduğunu iddia ettikleri görülmektedir. Direktörler, sadece bir kurumu değil, tüm dünyanın Ermeni hakikatini öğrendiği bir "hakikat merkezini" yönettiklerini savunurlar. Müdürün mesajlarının, Türkiye’nin tezlerine karşı dökümantasyonel bir direnç oluşturma hedefiyle yayınlandığı değerlendirilmektedir. Bu mesajlarda sıkça Türkiye'ye yönelik "tarihsel suç ortağı" suçlamaları yöneltilir. 1915 olaylarının cezalandırılmamış bir suç olduğu iddiası, bu mesajların ana teması olarak sunulmaktadır. Bu tema, Ermeni toplumunda bitmek bilmeyen bir adalet beklentisini ve hınç duygusunu beslemektedir. Direktörün beyanlarının, anıtın ve müzenin Ermeni meselesinde nasıl bir "tanık" olarak konumlandırıldığını yansıttığı söylenebilir. Müdürler, kendilerini bu hayali mahkemenin başsavcıları olarak görmektedirler. Bu mesajların, diasporanın ve Ermenistan’ın hafıza siyasetinin kurumsal bir yansıması olduğu düşünülmektedir. Siyaset ve akademi arasındaki çizgi, direktörlerin mesajlarında tamamen ortadan kalkmıştır. Müdürlerin, müzenin sadece ölüleri anmak için değil, yaşayanları uyarmak için var olduğunu iddia ettikleri görülmektedir. Bu "uyarı" genellikle komşu halklara karşı bir güvensizlik ve teyakkuz hali şeklinde tezahür eder. Uluslararası toplumu, inkar politikası olarak nitelendirdikleri tutumlara karşı tavır almaya davet eden bir üslup kullandıkları değerlendirilmektedir. İstediği tavrı alamadıklarında ise dünyayı "ahlaki duyarsızlıkla" itham etmektedirler. Enstitünün başarısının, iddiaların daha fazla ülke tarafından tanınmasıyla ölçüldüğünün vurgulandığı izlenmektedir. Bilimsel kalite, yerini diplomatik onay sayısına bırakmıştır. Direktörlük makamının, akademik dünya ile diplomatik dünya arasında bir köprü vazifesi görmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu köprüden sadece Ermeni tezlerine hizmet eden fikirlerin geçmesine izin verilmektedir.

1.4. Bize Ulaşın (Contact & About)

AGMI'nin, Erivan’daki Tsitsernakaberd Tepesi’nde bir kadro tarafından idare edildiği bilinmektedir. Bu kadro, sadece tarihçilerden değil, halkla ilişkiler uzmanları ve lobi danışmanlarından oluşmaktadır. İletişim biriminin, yabancı akademisyenlere ve diplomatik heyetlere arşivlere erişim ve rehberlik hizmeti sunduğu iddia edilen departmanlara sahip olduğu görülmektedir. Gelen misafirler, profesyonel bir karşılama ekibi tarafından etkileyici bir narratif (anlatı) içine çekilir. Kurumsal yapının; dış ilişkiler, arşiv yönetimi ve yayın kurulu gibi bölümlerden oluştuğu belirtilmektedir. Her bölüm, Ermeni davasının farklı bir cephesinde savaşan birer askeri birlik disipliniyle çalışmaktadır. Araştırmacıların, kütüphaneye ve dijital arşive erişim sağlayarak Ermeni tarafının dökümanlarını incelemesine olanak tanındığı söylenmektedir. Ancak sunulan dökümanlar, önceden seçilmiş ve tasnif edilmiş bir seçkiden ibarettir. Sosyal medya ve dijital ağların, müzenin iddialarının yedi dilde sürekli olarak dolaşımda kalmasını sağlayan araçlar olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Dijital propaganda ekibi, hashtag kampanyaları ile gündem belirleme kabiliyetine sahiptir. Müze personelinin, ziyaretçilere rehberlik ederken olayların kronolojik ve duygusal boyutlarını aktarmak üzere eğitildiği belirtilmektedir. Rehberlerin ses tonundan jestlerine kadar her şey, trajedinin etkisini maksimize etmek için tasarlanmıştır. Enstitünün, dünya genelindeki diğer benzer temalı müzelerle iş birliği içinde olduğu ifade edilmektedir. Soykırım müzeleri ağı sayesinde, Ermeni meselesi Holokost ile paralelleştirilerek meşruiyet devşirilmektedir. Bağışçılar ve gönüllüler için programlar düzenleyerek sivil desteği kurumsallaştırmaya çalıştığı görülmektedir. Dünya çapındaki zengin Ermeni iş insanları, müzenin en büyük finansörleridir. İletişim ofisinin, her yıl binlerce yabancı ziyaretçinin sorularını yanıtlayarak dezenformasyon olarak niteledikleri bilgileri değiştirmeye çalıştığı iddia edilmektedir. Burada "doğru bilgi", kurumun resmî ideolojisiyle birebir örtüşen bilgidir.

2. Sözde Soykırım İddiası Öncesi Ermenistan (Pre-Genocide Armenia)

2.1. Ermenistan Tarihi (History of Armenia)

Müze anlatısının, Ermenilerin Anadolu ve Kafkasya’daki varlığını Urartu dönemine dayandırarak bölgedeki yerli halk olduklarını vurguladığı görülmektedir. Bu tarihsel derinlik arayışı, modern Ermenistan'ın Anadolu üzerindeki toprak iddialarına "atalar hakkı" zemini oluşturmayı amaçlar. Hristiyanlığın M.S. 301’de resmi din olarak kabulünün, Ermeni ulusal kimliğinin tarihsel başlangıç noktası olarak sunulduğu izlenmektedir. Din, burada sadece bir inanç sistemi değil, Ermenileri çevrelerindeki toplumlardan ayıran bir "üstünlük" ve "farklılık" nişanesi olarak işlenir. Orta Çağ Ermeni krallıklarının, bu topraklardaki tarihi hak iddialarını desteklemek amacıyla haritalarla sergilendiği müşahede edilmektedir. Haritalar, günümüz sınırlarını hiçe sayan bir "Büyük Ermenistan" hayalini görselleştirir. Osmanlı döneminin, başlangıçta uyumlu bir süreç olarak gösterilse de, 19. yüzyıl sonrası anlatının tamamen bir baskı dönemi üzerine kurgulandığı söylenebilir. Osmanlı'nın "millet-i sadıka" tanımı, müzede sadece bir aldatmaca veya geçici bir barış dönemi olarak yansıtılır. Müzenin, Ermenilerin kendi topraklarında egemenlik haklarının sistematik olarak ellerinden alındığını ileri sürdüğü görülmektedir. Sanki Osmanlı hakimiyeti hiçbir hukuki meşruiyete sahip olmayan bir "işgal" süreciymiş gibi sunulmaktadır. Bu tarih anlatısının, Ermenileri bölgenin kadim sahibi olarak konumlandırmayı hedeflediği değerlendirilmektedir. Türklerin varlığı ise genellikle sonradan gelen ve "yok eden" bir unsur olarak karikatürize edilir. Ermeni kilisesinin toplumsal hayattaki rolünün, kültürel devamlılığın garantisi olarak işlendiği görülmektedir. Kilise, devletin yokluğunda ulusu bir arada tutan politik bir aktör olarak yüceltilir. 19. yüzyılın son çeyreğindeki ıslahat taleplerinin, Osmanlı'nın bu taleplere katliamlarla yanıt verdiği iddiasıyla birleştirildiği izlenmektedir. 1894-1896 olayları, 1915'in bir provası ve ön hazırlığı olarak nitelendirilir. Tarihsel anlatının, 1915'e giden yolu kaçınılmaz bir süreç olarak sunduğu değerlendirilmektedir. Bu kaçınılmazlık vurgusu, Türk hükümetlerinin her zaman "imha" niyetinde olduğu ön kabulüne dayanır. Ermeni edebiyatı ve sanatının Osmanlı topraklarındaki gelişiminin, "yitirilen altın çağ" temasıyla anlatıldığı görülmektedir. Anadolu'nun zengin kültürel mozaiği, sadece Ermeni katkısına indirgenerek anlatılır.

2.2. Resimler ve Olay Öncesi Fotoğraflar (Pre-Genocide Photos)

Galeride, 1915 öncesi Osmanlı topraklarındaki Ermeni toplumunun sosyo-kültürel hayatına dair olduğu belirtilen fotoğraflar yer almaktadır. Bu fotoğraflar, "cennetten kovulmadan önceki" mutlu ve üretken Ermeni tasviri için kullanılır. Van, Sivas ve İstanbul gibi şehirlerdeki Ermeni okulları ve ticari yapılarının, yok edildiği iddia edilen bir medeniyetin kanıtları olarak sunulduğu görülmektedir. Binaların ihtişamı, toplumun o dönemki gücünü ve bugün "çalındığı" iddia edilen mirası temsil eder. Batılı kıyafetler içindeki Ermeni aile portrelerinin, halkın modernleşme seviyesini ve Avrupa ile olan bağlarını göstermek için seçildiği değerlendirilmektedir. Bu görsellerle, Ermenilerin Osmanlı'nın "uygar yüzü" olduğu ve bu yüzden hedef seçildikleri algısı yaratılır. Fotoğrafların, toplumsal birikimin nasıl ortadan kalktığını göstermeyi amaçlayan bir nostalji kurgusuyla sergilendiği söylenebilir. Nostalji, ziyaretçide "ne kadar çok şey kaybetmişiz" duygusunu tetikleyerek hıncı körükler. Bu görsel arşivin, kaybedilen mülkiyetin ve sosyal statünün büyüklüğünü vurgulama amacı taşıdığı iddia edilmektedir. Sıradan bir aile albümü, burada siyasi bir hak arama belgesine dönüşmektedir. Her bir fotoğrafın, anlatılan trajedinin etkisini artırmak için birer kanıt olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Gülen çocuk yüzleri, birazdan anlatılacak olan "vahşetle" tezat oluşturacak şekilde yerleştirilmiştir. Ticaretle uğraşan Ermeni esnafların, sanatçıların ve aydınların fotoğraflarının, toplumun entelektüel gücünü temsil ettiği ileri sürülmektedir. Bu vurgu, Osmanlı ekonomisi ve kültürünün sadece Ermeniler sayesinde ayakta durduğu iddiasına dayanır. Geleneksel kıyafetler içindeki köylülerin fotoğraflarının ise, halkın toprağa olan bağlılığını ispatlamak için kullanıldığı görülmektedir. Anadolu toprakları, Ermeni halkının "ruhsal vatanı" olarak resmedilir. Bu görsellerin, tehcirin bir hayat tarzının topyekûn imhası olduğu hissini uyandırmaya yönelik olduğu değerlendirilmektedir. Ziyaretçi, fotoğraftaki insanların başına ne geldiğini düşünerek ağır bir hüzne mahkum edilir. Fotoğrafların orijinal kopyalarının, müzenin özel arşivlerinde korunduğu belirtilmektedir. Bu arşiv, dünya genelindeki fotoğraf sergileri için sürekli yeni materyal sağlamaktadır.

3. Sözde Ermeni Soykırımı: Teorik ve Görsel İddialar

3.1. Soykırım İddiası Nedir? (What is Genocide?)

Müzenin, Raphael Lemkin’in "soykırım" terimini oluştururken 1915 Ermeni olaylarından yola çıktığını savunduğu bilinmektedir. Lemkin'in kişisel notları, bu iddiayı perçinlemek için müzede kutsal birer metin gibi sergilenir. 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’ndeki öldürme ve yaşam koşullarını tahrip etme gibi maddelerin, 1915 süreciyle eşleştirilerek sunulduğu görülmektedir. Hukuki terimler, tarihsel olayların üzerine birer şablon gibi yerleştirilerek tartışma alanı daraltılır. Bu hukuki tanımların, olayların devlet eliyle yürütülen bir suç olduğu iddiasını pekiştirmek için kullanıldığı değerlendirilmektedir. Bireysel suçlar veya savaş koşulları değil, kurumsal ve ideolojik bir planın varlığı ön plana çıkarılır. Enstitünün, Osmanlı hükümetinin eylemlerinin bu tanımın şartlarını karşıladığını uluslararası raporlarla iddia ettiği görülmektedir. Bu raporlar, genellikle o dönemki düşman devletlerin veya taraf tutan gözlemcilerin görüşlerine dayanmaktadır. Bu teorik yaklaşımın, meseleyi tarihsel tartışmalardan çıkarıp uluslararası hukuk alanına çekmeyi amaçladığı düşünülmektedir. Çünkü hukukta "soykırım" suçunun zaman aşımı yoktur ve bu durum talepleri diri tutar. Sözleşmenin kriterlerinin, müze duvarlarında panolarla sergilerenerek eğitim aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Ziyaretçilere bir nevi "soykırım eğitimi" verilerek, çevrelerindeki olayları bu gözlükle okumaları sağlanır. Lemkin'in Ermeni meselesine duyduğu ilginin, soykırım kavramının doğum belgesi olarak nitelendirildiği izlenmektedir. Sanki bu terim sadece Ermeniler için icat edilmiş gibi bir hava yaratılmaktadır. İddiaların, "suçun önlenmesi" kavramıyla ilişkilendirilerek sunulduğu söylenebilir. Ermeni davası, böylece tüm insanlığın geleceğini koruyan ahlaki bir mücadele kisvesine büründürülür. Teorik bölümün, ziyaretçinin olaylara belirli bir hukuki çerçeveden bakmasını sağlamak üzere yapılandırıldığı görülmektedir. Rasyonel şüphe, "hukuki kesinlik" maskesiyle bastırılmaktadır.

3.2. Kronoloji (Chronology)

Sürecin, 1894-96 Hamidiye olaylarıyla başlatıldığı ve 24 Nisan 1915’teki tutuklamalarla olayların doruk noktasına ulaştığının iddia edildiği görülmektedir. Tarih, sadece bir dizi katliamlar silsilesi olarak sunulur; Ermeni çetelerinin faaliyetleri veya Rus ordusuyla iş birliği bu kronolojide yer bulmaz. 24 Nisan 1915’teki tutuklamalarla olayların doruk noktasına ulaştığının iddia edildiği görülmektedir. Bugün, Ermeni tarafı için "zamanın durduğu an" olarak kutsallaştırılmıştır. Mayıs 1915’teki Tehcir Yasası'nın, müze anlatısında imha planının yasal kılıfı olarak tanımlandığı değerlendirilmektedir. Devletin güvenlik kaygıları, tamamen "şeytani bir planın" parçası olarak yansıtılır. 1915-1923 yılları arasının, bir ulusun sistematik olarak yok edilmeye çalışıldığı bir zaman dilimi olarak kurgulandığı söylenebilir. Kurtuluş Savaşı dönemi de dahil edilerek, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu da bu "suçun" devamı olarak nitelendirilir. Kronolojik akıştaki her askeri ve siyasi kararın, merkezi bir planın aşamaları olarak ziyaretçiye sunulduğu izlenmektedir. Olayların arasındaki boşluklar, niyet okuma yöntemiyle doldurulur. Müzenin, bu kronolojiyi planlı bir suçun aşamalarını ispatlamak üzere düzenlediği iddia edilmektedir. Her tarih, bir sonraki felaketin habercisi olarak kurgulanmıştır. Olaylar arasındaki nedensellik bağının, Ermeni tarafının iddialarını destekleyecek şekilde kurulduğu değerlendirilmektedir. Karmaşık tarihsel süreçler, basit bir "katil ve kurban" şemasına indirgenir. İkinci Meşrutiyet sonrası umutların nasıl hayal kırıklığına dönüştüğünün kronolojik olarak anlatıldığı görülmektedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu anlatının baş kötüsü olarak konumlandırılır. Balkan Savaşları sonrası Osmanlı'nın yaşadığı sürecin Ermenilere yansımasının bir dönüm noktası olarak sunulduğu izlenmektedir. Osmanlı'nın kaybettiği topraklardan gelen hıncı Ermenilerden çıkardığı tezi işlenir. 1915-1916 arasındaki tehcir hareketlerinin, haritalar ve dökümanlarla takip edildiği belirtilmektedir. Süreç, hiçbir geri dönüş yolu olmayan bir ölüm yürüyüşü olarak tarif edilir.

3.3. Sözde Soykırım İddiasına Dair Resimler (Photos of Genocide)

Bu bölümde, tehcir sırasında çekildiği iddia edilen açlık ve toplu mezar görüntülerine ait görseller sergilenmektedir. Görsellerin bir kısmının başka olaylara veya açlık felaketlerine ait olduğu yönündeki itirazlar müze tarafından tamamen görmezden gelinir. Bu fotoğrafların çoğunun Alman subaylar ve Amerikalı misyonerler tarafından çekildiği ve olayların belgeleri olarak sunulduğu görülmektedir. Kameranın arkasındaki "Batılı göz", anlatıya objektiflik kazandırmak için bir otorite olarak sunulur. Ceset yığınlarına ve kamplara dair görüntülerin, izleyicide duygusal bir şok yaratmak amacıyla sergilendiği değerlendirilmektedir. Şok etkisi, ziyaretçinin eleştirel düşünme yetisini zayıflatarak sunulan anlatıyı sorgusuz kabul etmesine yol açar. Fotoğrafların yanına eklenen tanıklıkların, görseldeki anın etkisini pekiştirmek için kullanıldığı düşünülmektedir. Yazı ve görüntü, birbirini teyit eden sarsılmaz bir "gerçeklik kurgusu" oluşturur. Müzenin, bu görsellerin Osmanlı sansürüne rağmen dünyaya sızdırılan gerçek belgeler olduğunu savunduğu bilinmektedir. Bu gizlilik vurgusu, fotoğraflara birer "yasaklı hakikat" değeri katar. Görsel kanıtların, iddiaların tartışmaya kapalı bir gerçeklik olarak algılanmasını sağlamaya yönelik olduğu söylenebilir. Görüntü, bin kelimeye bedeldir ve burada her kare Türkiye'yi mahkum etmek için seçilmiştir. Armin T. Wegner’e atfedilen negatiflerin hikayesinin, bir tanıklık destanı olarak anlatıldığı görülmektedir. Wegner, davanın azizlerinden biri olarak yüceltilir. Fotoğraflarda yer alan çocukların, ziyaretçinin empati kurmasını sağlayan unsurlar olarak kullanıldığı izlenmektedir. Çocukların masumiyeti, Osmanlı devletinin "canavarlaştırılması" için etkili bir kontrast yaratır. Her bir fotoğraf karesinin, imha planının uygulamasını belgelediği iddiasıyla sergilendiği görülmektedir. Dinamik ve dehşet verici kareler, ziyaretçinin belleğinde silinmez izler bırakır. Müze yönetiminin, bu görsellerin sıhhatine dair itirazları reddettiği beyan edilmektedir. Onlara göre herhangi bir şüphe duymak, kurbanların anısına saygısızlık ve inkarın bir parçasıdır.

3.4. 100 Fotoğraf Hikayesi (100 Photographic Stories)

Kurbanların sadece sayılardan ibaret olmadığını anlatmak isteyen müzenin, seçtiği 100 fotoğraf üzerinden bireysel yaşam öyküleri sunduğu görülmektedir. Sayıların soğukluğu, hayat hikayelerinin sıcaklığıyla kırılmaya çalışılır. Bir öğretmenin veya bir yetim çocuğun hikayesi aracılığıyla trajedinin insani boyutuna odaklanılmaya çalışıldığı değerlendirilmektedir. Bu hikayelerle ziyaretçi, ölen her bireyin yarım kalmış hayallerine ortak edilir. Bu hikayelerin, kurbanların isimlerini ve tehcir öncesindeki hayatlarını detaylandırarak onları birer figürden insana dönüştürmeyi hedeflediği söylenebilir. İnsancıllaştırma, suçun büyüklüğünü kanıtlamak için kullanılan en güçlü yöntemdir. Bu stratejinin, ziyaretçinin anlatıyla duygusal bağ kurmasını sağlamayı amaçladığı düşünülmektedir. Bağ kurulduktan sonra, ziyaretçi artık tarafsız bir gözlemci değil, acının bir ortağıdır. Her hikayenin, yok olduğu iddia edilen bir ailenin ve kimliğin temsili olarak sunulduğu görülmektedir. Bireysel kayıplar, kolektif bir yok oluşun mikro örnekleri olarak işlenir. Bireysel anlatıların, genel trajedinin inandırıcılığını artırmak için kullanıldığı izlenmektedir. Tek bir kişinin acısı, milyonların acısını daha anlaşılır kılar. Bir sanatçının hikayesinin veya bir annenin mektubunun, anlatıyı somutlaştırmak için kullanıldığı görülmektedir. Edebi bir dil ve estetik bir sunum, dehşeti daha "tüketilebilir" ve kalıcı hale getirir. Fotoğrafların yanındaki metinlerin, kurbanları onurlandırmayı amaçladığı iddia edilmektedir. Bu metinler, aynı zamanda "faile" yönelik bitmeyen bir suçlama metnidir. Bu bölümün, istatistiklerin ötesinde bir etki yaratmaya yönelik olduğu değerlendirilmektedir. İnsan beyni rakamları unutur ama hikayeleri hatırlar; müze bu psikolojik gerçeği çok iyi kullanmaktadır. Ziyaretçilerin genellikle bu bölümde hikayelerin derinliğine kapıldıkları müşahede edilmektedir. Gözyaşları, bu bölümde müze kurgusunun en beklenen sonucudur.

3.5. Sözde Soykırım İddiası Haritası (Mapping Genocide)

Haritalar üzerinde Anadolu’daki Ermeni yerleşimleri, tehcir yolları ve katliam bölgesi olduğu iddia edilen yerlerin işaretlendiği görülmektedir. Harita, tüm Anadolu'yu bir suç mahalli olarak resmeder. Kırmızı çizgilerin göç yollarını, siyah noktaların ise imha merkezlerini temsil ettiği iddiasıyla operasyonun genişliğinin gösterilmeye çalışıldığı değerlendirilmektedir. Görsel dil, Anadolu'nun damarlarından kan akıyormuş izlenimi verir. Haritaların, Osmanlı’nın lojistik imkanlarının bu süreçte sistematik olarak kullanıldığını ileri sürdüğü görülmektedir. Demiryolları ve telgraf hatları, "ölümün teknolojisi" olarak sunulur. Suriye çöllerindeki noktaların, tehcirin "ölümle sonuçlanan" durakları olarak nitelendirildiği söylenebilir. Deyr-ez-Zor, Ermeni hafızasının cehennemi olarak bu haritada merkezileşir. Haritadaki her işaretlemenin, silinen bir hafızanın coğrafi kanıtı olarak sunulduğu izlenmektedir. Harita üzerinde "kaybedilen vatanın" sınırları zımnen çizilmektedir. Coğrafi verinin, imhanın merkezi bir organizasyon olduğunu ispatlamak için kullanıldığı iddia edilmektedir. Rastlantısal bir ölüm değil, koordinatları belirlenmiş bir yok etme süreci anlatılır. Ziyaretçilerin, kendi atalarının yaşadığı köyleri harita üzerinden bularak kişisel tarihlerine bağlandıkları söylenmektedir. Bu, müze ziyaretini bir köken arayışı ve intikam yeminine dönüştürür. Haritanın, Anadolu'nun demografik yapısının nasıl zorla değiştirildiğinin görsel bir ispatı olarak sunulduğu görülmektedir. Bugünkü Türkiye nüfusu, "başkalarının mülkü üzerinde oturanlar" olarak dolaylı yoldan hedef alınır.

3.6. Kültürel Soykırım İddiası (Cultural Genocide)

Mimari ve dini mirasın kasten yok edildiği tezinin, müzenin önemli iddialarından biri olduğu görülmektedir. Fiziksel imhanın bittiği yerde, kültürel imhanın başladığı iddia edilir. Yıkılan veya dönüştürülen kilise ve okullara dair "öncesi ve sonrası" görsellerinin bu amaçla sergilendiği izlenmektedir. Bakımsız kalmış yapılar, Türk devletinin "barbarlığının" ve "tarih düşmanlığının" kanıtı olarak yansıtılır. AGMI'nin, bu durumu Ermenilerin bölgedeki tarihi izlerini silme çabası olan "Hafıza Kırımı" olarak tanımladığı bilinmektedir. Hafızası silinen bir ulusun, toprak iddiasında bulunamayacağı savunularak bu konu güncel siyasete bağlanır. Kültürel varlıkların tahribinin, halkın gelecekte hak iddia etmesini önlemek amacıyla yapılmış planlı bir eylem olarak gösterildiği değerlendirilmektedir. Her yıkık taş, uluslararası topluma yönelik bir "sessiz feryat" olarak sunulur. Müzenin, el konulan vakıf mülklerinin listesini de bu kapsamda sunduğu görülmektedir. Mesele sadece taş ve toprak değil, ekonomik bir tazminat talebinin de dökümüdür. Mimari yıkımın, fiziksel imhanın mekansal bir tamamlayıcısı olarak anlatıldığı söylenebilir. Ermeni ruhu, taştan ve topraktan sökülüp atılmak istenmiştir mesajı verilir. Kaybolan el yazmalarının akıbetinin, kültürel kaybın manevi boyutunu vurgulamak için kullanıldığı görülmektedir. Zeka ve sanatın da katledildiği iddiası işlenir. Yapıların dönüştürülmesinin, kültürel bir aşağılama eylemi olarak nitelendirildiği izlenmektedir. Camiye çevrilen kiliseler, bir inancın diğerine üstünlük kurma çabası olarak gösterilir. Mirasın tahribinin, bir milletin ruhunun yok edilmesi olarak sunulduğu değerlendirilmektedir. Kültürsüz kalan bir ulusun yaşayamayacağı fikri üzerinden mağduriyet derinleştirilir. Enstitünün, uluslararası kuruluşları bu kaybın tescili için göreve çağırdığı belirtilmektedir. UNESCO gibi kurumlar, Ermeni tezlerine alet edilmeye çalışılmaktadır.

3.7. Hatırla (Remember)

"Hatırla" bölümünün, unutmanın sözde soykırımı tamamlayan bir unsur olduğu fikri üzerine kurulduğu görülmektedir. Unutmak, kurbanı ikinci kez öldürmekle eşdeğer tutulur. Hitler’e atfedilen "Ermenileri kim hatırlıyor?" sözünün, müze girişinde bu bilinci tutmak için kullanıldığı değerlendirilmektedir. Bu tartışmalı söz üzerinden, 1915 ile Yahudi Holokostu arasında doğrudan bir genetik bağ kurulur. Hatırlama eyleminin, bir yastan ziyade bir hak arama yöntemi olarak tanımlandığı söylenebilir. Hafıza, Türkiye'ye karşı kullanılan en güçlü psikolojik silahtır. Ziyaretçiye, bu hafızayı taşımanın bir onur meselesi olduğu mesajının verildiği görülmektedir. Böylece 1915, yaşayan her Ermeni için bir "kimlik kartı" haline getirilir. Hafızanın, Türkiye’nin tezlerine karşı bir direnç noktası olarak gösterildiği izlenmektedir. Siyasi olarak ne kadar güçlü olursanız olun, "bizim hafızamızı yenemezsiniz" mesajı verilir. Hatırlamanın, kurbanlara karşı duyulan bir borç olarak kutsandığı iddia edilmektedir. Bu borç, ancak "tanınma, tazminat ve toprak" ile ödenebilir bir kefaret gibi sunulur. Bölümün tasarımının, sessiz bir tefekkür alanı yaratacak şekilde kurgulandığı görülmektedir. Loş ışıklar ve mumlar, dini bir ritüel havası yaratır. Ziyaretçilerin, hatırlamanın aktif bir adalet eylemi olduğu bilinciyle müzeden ayrılmaya teşvik edildiği söylenmektedir. Ziyaretçi, müzeden bir "aktivist" olarak çıkarılır. "Unutmak ihanettir" mottosunun, duvarlarda farklı dillerde yer aldığı görülmektedir. Bu slogan, Ermeni toplumunda tek sesliliği ve ideolojik disiplini sağlar. Bu alanın, müzenin psikolojik merkezini oluşturduğu değerlendirilmektedir. Burası, tüm anlatının bireysel vicdanda mühürlendiği yerdir.

4. Arşiv ve Belgeler (Documents)

AGMI'nin, iddiaların yedi farklı devletin arşivlerinden alınan ve birincil kaynak olarak sunduğu belgelerle desteklemeye çalıştığı görülmektedir. Arşiv, müzenin akademik zırhıdır ve her belge bir mermi gibi konumlandırılmıştır. Bu arşivlerin, 1915 olaylarının sistematik bir şekilde uygulanmış bir imha planı olduğunu ispatlama amacı güttüğü değerlendirilmektedir. Aykırı belgeler ve savunma içerikli yazışmalar bu seçkide yer almaz. Müze kütüphanesinde korunan dökümanların ve dijital kopyaların, araştırmacıların erişimine sunularak iddiaların akademik tabanının güçlendirilmeye çalışıldığı söylenebilir. Ancak sadece "onaylı" araştırmacılara geniş imkanlar tanınmaktadır. Arşiv bölümünün, Osmanlı devlet mekanizmasının yazışmalarını merkeze aldığı izlenmektedir. Yazışmaların dili, her zaman en kötü niyetli ihtimal üzerinden yorumlanır. Bu belgelerin, sadece trajediyi belgelemekle kalmadığı, aynı zamanda bir adalet açığını kapatma iddiası taşıdığı belirtilmektedir. Eksik veya şüpheli belgeler, anlatının boşluklarını doldurmak için "gerçek" kabul edilir.

4.1. Amerikan Belgeleri (American)

ABD Ulusal Arşivleri’nin (National Archives), 1915-1923 yılları arasında görev yapan Amerikalı diplomatların raporlarıyla dolu olduğu ifade edilmektedir. Bu raporlar, Amerikan kamuoyunu ikna etmek için hazırlanan lobi materyalleriyle benzerlik taşır. Harput Konsolosu Leslie Davis’in, olayları "bir ırkı yok etme planı" olarak raporladığı iddia edilmektedir. Davis'in şahsi gözlemleri, tüm devletin resmî politikasıymış gibi genellenir. Büyükelçi Henry Morgenthau’nun 16 Temmuz 1915 tarihli telgrafının, "bir ırk imhası kampanyasının" yürütüldüğünü iddia ettiği belirtilmektedir. Morgenthau, tarafsız bir gözlemci değil, Ermeni tercümanların etkisi altında kalan siyasi bir figür olarak eleştirilse de müze onu "hakikatin sesi" olarak sunar. Halep Konsolosu Jesse Jackson’ın, tehcir konvoylarının durumunu detaylarıyla raporladığı söylenmektedir. Jackson'ın raporları, trajedinin en karanlık tasvirlerini içerir. Bu dökümanların, Amerikalıların doğrudan tanıklıkları olmaları hasebiyle müzenin en önemli belgeleri arasında sunulduğu görülmektedir. "Bakın, Türklerin dostu bile bunu söylüyor" imajı yaratılmaya çalışılır. Ayrıca, misyonerlerin topladığı yardımların kayıtlarının da bu arşivin bir parçası olduğu ifade edilmektedir. Near East Relief gibi kuruluşların yardımları, "hayatta kalanları kurtarma" destanı olarak anlatılır. Amerikan belgelerinin, olayın insani boyutunun kanıtı olarak sunulduğu değerlendirilmektedir. Duygusal yoğunluk, Amerikan pragmatizmiyle harmanlanmıştır.

4.2. İngiliz Belgeleri (British)

İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin, "Mavi Kitap" (Blue Book) olarak bilinen raporla temsil edildiği görülmektedir. Mavi Kitap, o dönemde bir savaş propagandası aracı olarak üretilmiş olsa da müzede "tarafsız tarih belgesi" olarak sunulur. 23 Mayıs 1915’teki Üçlü Deklarasyon'un, Ermenilere yapılanların bir "insanlık suçu" olduğunu iddia eden ilk resmi belge olarak sunulduğu izlenmektedir. İnsanlığa karşı suç kavramı, ilk kez burada Ermeniler üzerinden tanımlanmış gibi gösterilir. Viscount Bryce’ın raporlarının, katliamların sistematik olduğunu ve merkezi hükümetten alınan emirlerle hareket edildiğini iddia ettiği belirtilmektedir. Bryce'ın Osmanlı karşıtı tutumu, belgelerin sunumunda asla zikredilmez. İngiliz istihbarat raporlarının, Ermeni askerlerin silahsızlandırılması hakkında veriler sağladığı söylenmektedir. Bu durum, Ermenilerin savunmasız bırakıldığı tezini desteklemek için kullanılır. Bu belgelerin, meselenin uluslararası hukuk kapsamına sokulmasının dayanağı olarak gösterildiği görülmektedir. Londra'nın o dönemki çıkarları, dökümanların arkasındaki gizli motivasyon olarak gizlenir. Müzenin, İngiliz belgelerini iddiaların hukuki meşruiyetini kanıtlamak için kullandığı değerlendirilmektedir. İngiliz devletinin ağırlığı, iddialara resmiyet katar.

4.3. Alman Belgeleri (German)

Osmanlı’nın müttefiki olan Almanya’nın arşivlerinin, Ermeni tezleri için kritik bir öneme sahip olduğu iddia edilmektedir. Müttefikin tanıklığı, inkarı imkansız bir itiraf gibi pazarlanır. Büyükelçi Wangenheim’ın raporunda, Talat Bey’in niyetlerini ifade ettiği iddiasına yer verildiği görülmektedir. Bu raporlar, Türk-Alman ilişkilerindeki gerilimlerden bağımsız ele alınmaz. Wolff-Metternich’in, Türk hükümetinin programından vazgeçmediğini raporladığı belirtilmektedir. "Program" kelimesi, her zaman "imha planı" olarak tercüme edilir. Johannes Lepsius tarafından hazırlanan raporların, müttefik bir devletin dahi olayları bu şekilde gördüğünü ispatlamak için sergilendiği söylenebilir. Lepsius, müzede Ermeni dostu bir kahraman olarak resmedilir. Alman subayların tehcir yollarında çektikleri iddia edilen fotoğrafların, vicdani bir reddedişin belgeleri olarak sunulduğu izlenmektedir. Militarizm ve merhamet arasındaki çatışma, görseller üzerinden işlenir. Bu belgelerin, iddiaların propaganda olduğu savunmasını çürütmek için kullanıldığı değerlendirilmektedir. "Almanlar bile yalan söylemez ya" mantığı ziyaretçiye aşılanır.

4.4. Rus Belgeleri (Russian)

Rus Çarlığı'nın arşivlerinin, Doğu Anadolu cephesindeki olayların tanıklığını yaptığı iddia edilmektedir. Rusya, Ermenilerin "koruyucusu" rolüyle bu belgelerde yer alır. Rus ordusunun ilerleyişi sırasında bulduğu iddia edilen toplu mezarlara dair raporların müzede yer tuttuğu görülmektedir. Ancak bu mezarların kimlere ait olduğuna dair antropolojik veriler genellikle eksiktir. Elçi Smirnov'un yazışmalarının, sivil halkın sistematik olarak sürgün edildiğini iddia ettiği belirtilmektedir. Rus emelleri, belgelerin satır aralarında gizlenmiştir. Rus Dışişleri Bakanı Sazonov’un, Osmanlı hükümetinin fiziki imha yoluyla sorunu çözmeye çalıştığını belirttiği söylenmektedir. Sazonov'un siyasi manevraları, "ahlaki bir uyarı" gibi sunulur. Bu arşivlerin, operasyonların askeri dökümantasyonunu sağladığı ifade edilmektedir. Askeri disiplinle tutulan kayıtlar, iddialara teknik bir doğruluk katar. Rus belgelerinin, olayların coğrafi haritasını çıkarmada veri kaynağı olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. İşgal edilen topraklardaki veriler, Ermeni tezlerinin ana gövdesini oluşturur.


© Habererk