menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Federasyon veya Özerklik Protokolü

39 0
01.02.2026

Suriye’yi Parçalama ve Teröre Meşruiyet Süreci-Sınır Güvenliğinin Ötesinde Bir Beka Sorunu

Suriye’deki "entegrasyon" maskeli parçalanma süreci, 2024 sonundaki askeri hareketlilikle ivme kazandı. Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve Deyrizor’da başlayan düşük yoğunluklu çatışmalar, aslında tarafların saha hakimiyetini test ettiği bir "ön pazarlık" evresiydi. Suriye Ordusu ile SDG arasındaki bu kontrollü gerilim, Eylül ayında Türkiye’nin hava operasyonlarıyla yeni bir boyut kazandı. Bu aşamada SDG, "savunma tünelleri" kazarak tasfiye olmayacağını, aksine masada daha güçlü bir otonomi talep edeceğini gösterdi ("Suriye İç Savaşı Kronolojisi").

SDG'nin "savunma tünelleri" ile sergilediği direnç, Türkiye'nin sınır güvenliği için sadece askeri bir engel değil, aynı zamanda terörün yerleşik hale gelme çabasıdır. Suriye ordusunun bu yapıyla çatışmak yerine "pazarlık" zeminine kayması, Ankara için Suriye'nin toprak bütünlüğü tezinin fiilen çöktüğünün işaretidir.

Ekim 2025 itibarıyla Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinin kuşatılması, bir "rehin alma" stratejisiydi. Şam yönetimi, Halep’teki Kürt yerleşimlerini baskı altına alarak SDG’yi Fırat’ın doğusundaki petrol ve baraj varlığını paylaşmaya zorladı. 7 Ekim 2025’te imzalanan "kapsamlı ateşkes", terör örgütünün ilk kez bir devlet aktörü gibi masaya oturmasını sağladı. Aralık 2025 sonunda çatışmaların tekrar alevlenmesi, nihai "özerklik protokolü" öncesindeki son pürüzlerin giderilmesi çabasıydı ("Suriye İç Savaşı Kronolojisi").

Terör örgütünün "devlet aktörü" gibi masaya oturması, Türkiye'nin içindeki ayrılıkçı unsurlar için kötü bir emsal teşkil etmektedir. Şam'ın petrol karşılığında siyasi taviz vermesi, bölgedeki kaynakların terörün finansmanına resmiyet kazandırılmasıdır.

Ocak 2026 süreci ise tam bir "devletleşme" tiyatrosuna sahne oldu. 18 Ocak 2026’da imzalanan 14 maddelik mutabakatla, SDG’nin Arap bölgelerinden (Rakka ve Deyrizor) çekilmesi karşılığında, Haseke ve Kamışlı hattında "özel statü" kazanması kararlaştırıldı. Mazlum Abdi’nin 19 Ocak’taki "Kazanımlarımızı ve bölgemizin özel statüsünü koruyacağız" beyanı, sürecin bir mağlubiyet değil, terör örgütünün anayasal zırh kazanması olduğunu tescilledi (Abdi). 30 Ocak 2026'da ise mutabakat askeri boyuta taşındı; YPG militanlarının "müstakil tümenler" halinde Suriye Ordusu'na entegre edilmesi, terörün üniformalı hale gelmesiyle sonuçlandı. ABD ve uluslararası güçlerin (Tom Barrack ve Donald Trump) açık desteğiyle, Türkiye sınırında meşru, otonom ve silahlı bir terör devletçiği resmen kurulmuş oldu ("Şam-SDG Anlaştı").

Türkiye'nin güney sınırında, Şam'ın bayrağı altında ancak Kandil'in emir komutasında bir "müstakil tümen" yapısının kurulması, sınır güvenliğimizi imkansız hale getirecektir. Bu durum, Türkiye'nin terörle mücadele operasyonlarını uluslararası hukuk nezdinde "bir devletin ordusuna saldırı" gibi gösterme riskini taşımaktadır.

Sürecin ilk aşaması, terör örgütünün askeri varlığını "legal bir yapıya" dönüştürme hamlesiydi. Arslan Bulut’un da belirttiği üzere, “YPG’ye bağlı üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulması, Ayn el Arap güçlerine bağlı bir tugayın da Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde teşkil edilmesi de kabul edildi.” Bu durum, Suriye Ordusu’nun aslında bir "terör koalisyonuna" dönüştüğünü kanıtlamaktadır. Örgütün silahlarını bırakması beklenirken, tam aksine müstakil tümenler altında hiyerarşisini koruması, bölücü yapının askeri otonomisini tescil etmiştir (Bulut).

Bu tümenlerin varlığı, Türkiye'nin olası bir kara harekatında karşısında sadece düzensiz bir terör grubu değil, devlet zırhına bürünmüş bir ordu bulması demektir. "Tabela değişikliği" ile PKK kadrolarının Suriye resmi üniforması giymesi, Türkiye’nin meşru müdafaa haklarını kısıtlamaya yönelik küresel bir kumpastır.

Anlaşmanın ilk günlerinde atılan imzalar, örgütün kendini feshettiği yalanını servis etmişti. Ancak Ocak 2026'ya gelindiğinde, “SDG'nin kendini feshi ve Suriye Silahlı Kuvvetleri ile entegrasyonunu kabul eden bir anlaşma imzaladı” ifadesinin pratikteki karşılığının bir "tabela değişikliği" olduğu anlaşıldı. Bu "fesih" söylemi, uluslararası toplumun tepkisini dindirmek için kullanılan bir illüzyondur; gerçekte ise Kandil kadroları, "yerel unsurlar" adı altında yeni yönetim mekanizmalarının çekirdeğini oluşturmuştur ("Şam-SDG Anlaştı").

Ağustos ayındaki çatışmalarda dökülen sivil ve asker kanı, pazarlığın kanlı yüzüdür. Raporlara göre, “12 Ağustos'ta, Deyr Hafir yakınlarında SDG ile çıkan çatışmalarda bir Suriye Ordusu askeri öldürüldü.” Bu can kayıpları, iki tarafın birbirini yok etme niyetinden değil, kurulacak otonom yapının sınırlarını belirleme kavgasından kaynaklanmıştır. Çatışmalar, SDG'ye "eğer haklarımız verilmezse istikrarı bozarız" mesajı verme imkanı sağlamıştır ("Suriye İç Savaşı Kronolojisi").

Çatışmaların "pazarlık aracı" olarak kullanılması, terör örgütünün bölgedeki sivil halkı ve askerleri birer piyon olarak gördüğünü kanıtlar. Türkiye, sınırının hemen ötesinde bu kadar kontrolsüz ve şantajcı bir yapının resmiyet kazanmasına izin verirse, ileride benzer "istikrar bozma" tehditleri doğrudan Türk topraklarına yönelecektir.

Ekim ayındaki Şeyh Maksud kuşatması, SDG'yi "özel statüye" ikna etmek için kullanılmıştır. Sahadan gelen bilgilere göre, “Ekim başlarında Suriye Ordusu Şeyh Maksud ve Eşrefiye'nin eteklerinde toprak bariyerler inşa ederek ve yolları kapatarak önlemleri artırdı.” Bu kuşatma Şam’ın baskı kartıydı; ancak bu baskı örgütü bitirmemiş, aksine 7 Ekim’deki ateşkesle onu "eşit bir müzakereci" konumuna yükseltmiştir ("Suriye İç Savaşı........

© Habererk