Türkiye’nin NATO siyaseti
NATO’nun kurucularının Türkiye’yi NATO’ya almak gibi bir planları yoktu. Bayar cumhurbaşkanlığını devraldığı törenden sonra İnönü’ye ‘’NATO’ya neden girmediniz?’’ diye sorar. İnönü ‘’Aldılar da mı girmedik?’’ cevabını verir. Türkiye zordaydı. Dünya iki bloka bölünmüştü. SSCB boğazlarda üs ve Kars’ı istiyordu. NATO ülkeleri bu taleplerin yerine getirilmesine karşıydılar. Ama savaştan yeni çıkmışlardı. Yeni bir savaşa hazır değillerdi. Türkiye için savaşmaya hiç hazır değillerdi.
SSCB çok güçlüydü. Savaştan sonra Doğu Avrupa’yı, Baltıkları ve Balkanları işgal etmişti. Avusturya ve Almanya’nın başkenti olan Berlin’in bir bölümü Sovyetlerin kontrolündeydi. Kore savaşı Türkiye’nin imdadına yetişti. Komünistler önce Çin’i sonra Kore’yi ele geçirince, Batı Bloku müdahale kararı aldı. Batılılar bu dalga Kore’de kesilmezse Uzakdoğu’nun ve Hindiçin’in kaybedileceği fikrindeydiler.
Türkiye bu fırsatı değerlendirerek Kore’ye asker gönderdi. Türklerin hala savaşçı olduğu ve NATO’ya yük olmayacağı gösterildi. Türk askerinin kahramanlığının karşılığında NATO’ya kabul edildik. NATO’ya girişimiz Hatay’ın anavatana katılması, Montrö, Londra ve Zürih anlaşmalarından sonra en başarılı dış politika hamlemizdir.
NATO’ya girmeseydik ne olurdu? Gücünün zirvesinde olan SSCB kolay kolay taleplerinden vazgeçmezdi. Yunanistan gibi iç savaş mı yaşardık, Kore gibi işgale mi uğrardık, yoksa Sovyetlerin girişimleri diplomasinin sınırları dahilinde mi kalırdı, bilemeyiz. Ama NATO üyesi olmasaydık Zürih ve Londra Anlaşmalarında taraf olamazdık. Yani Kıbrıs’ta garantörlük alamazdık. Dolayısıyla Kıbrıs çıkarmasını yapamazdık. Zira Yunanistan NATO üyesi olduğundan Kıbrıs’a müdahale ettiğimizde NATO’ya saldırmış olurduk. Dolayısıyla NATO ile savaşa girmiş olurduk ki Türkiye bunu göze alamazdı. Yani ya Kıbrıs Yunanistan’ın bir parçası ya da bağımsız olurdu. Her iki durumda da Kıbrıs Türklerinin bir kısmı Türkiye’ye göçer kalanlar Kıbrıs’taki Türk azınlığı olurdu.
Bugüne kadar Türkiye’nin muhalefeti nedeniyle İsrail NATO’ya giremedi. İsrail’in NATO üyesi olduğunu düşünün. Bugünkünden çok daha saldırgan ve güçlü olurdu İsrail. Bugüne kadar NATO Müslüman bir ülkeye saldırmadı. Eğer Türkiye NATO üyesi olmasaydı Kuveyt, Irak ve Afganistan operasyonları muhtemelen NATO tarafından yapılırdı. Müslümanlar daha fazla zarar görürdü. NATO Ortadoğu’da ABD’den daha kalıcı olurdu.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin arkasında NATO’nun olduğu söylenir. Bu tespit NATO’nun patronu Amerika olduğundan doğrudur. Ama Türkiye Batı Blokunda yer alsa ve NATO’ya girmeseydi ki 1946-1952 yılları arasında durumumuz buydu, sonuç değişmezdi. Beyaz Saray Arjantin, Şili, Brezilya, Panama, Kore, Filipinler, İran, Bangladeş ve Pakistan başta olmak üzere 60’tan fazla memlekette düzenlenen 100’den fazla darbeye ya onay verdi ya da bizzat iştirak etti. Yani darbelerin arkasında olan asıl güç NATO değil Amerika’dır.
‘’Türkiye NATO’ya katılmasaydı darbelere maruz kalmazdı’’ önermesi yanlış. Türkiye ya Doğu blokunda olacaktı ya da Batı blokunda. Başka alternatifi yoktu. Batı Blokuna katıldı. Aslında bu kararı Ankara vermedi. Yalta ve İsviçre görüşmelerinde Türkiye’nin Batı blokunda yer almasında anlaştı büyük güçler. Bu ilanihaye Batı blokunda kalacağımız anlamına gelmiyordu. Zira Mısır, Irak, Suriye ve Yemen bu anlaşmadan kısa süre sonra düzenlenen ihtilallerle Doğu Blokuna geçtiler. Türkiye NATO’ya girerek bu yolu kapattı.
Türkiye Batı blokunda yer almasına rağmen itaatkar bir ülke olmadı. (İnönü idaresindeki 1946-1950 ve 1960-1964 dönemleri ve askeri idareler hariç) Batıya rağmen ağır sanayi kurdu, dev barajlar inşa etti. Haşhaş ekimini sürdürdü. Kıbrıs’ta asla taviz vermedi. Olabildiğince bağımsız dış politikalar takip etti. ‘’NATO üyeleri içinde Amerika’ya en mesafeli olan ve Beyaz Sarayla en ters düşen Türkiye’dir’’ diyebiliriz.
Zaten Amerika bu nedenle ihtilallere destek verdi. Diyeceksiniz ki ‘’Siyasetçiler dik dururken askerler neden yalpaladı?’’ 27 Mayıs emir komuta zincirinde yapılmadı. Ama 27 Mayısçılar Amerika’nın talimatları doğrultusunda 14’leri tasfiye ettiler, 5000’den fazla milliyetçi subayı emekli ettiler. Yani ordumuzun üst kademesinin kimyasını değiştirdiler. Darbeleri milletinden ve değerlerinden kopanlar yaptı. Türk ordusu 15 Temmuz’dan sonra ruh köküne ve dört bin yıllık çizgisine geri döndü.
Türkiye 2020’lere kadar NATO’nun güvenlik şemsiyesinden yararlandı. Saldırılamaz bir ülke oldu. İsrail’in ve Rum Kesiminin üyeliği gibi hayati konular dışında karar süreçlerinde aktif olmadı. 2020’lerden itibaren daha etkili olmaya çalışıyor. Hedefi kanat ülkesi pozisyonundan merkez ülke konumuna yükselmek.
İsveç ve Finlandiya’nın üyeliklerinde alınan tavır ve yapılan hamleler strateji değişikliğinin ilk işaretleriydi. Ankara, 1990’larda ve 2000’lerde NATO’nun terör örgütlerini destekleyen ülkeleri üyeliğe kabul etmesine ses çıkarmamıştı.
Ankara arka arkaya iddialı hamleler yaptı. 2022 senesinde Adana’da Çok Uluslu Karargahın kurulması için başvuruda bulunuldu. Onay prosedürlerinin sürmesine rağmen inşa ve lojistik çalışmaları tamamlandı. Karadeniz’de uygulanacak stratejileri belirlemek üzere İstanbul’da Deniz Unsurları Komutanlığının kurulacağı açıklandı. 2025 senesinde NATO tarihinde ilk kez bir Türk komutan direktör olarak atandı. Ergüder Paşa genel sekreterlikten sonra en etkili pozisyonlardan biri olan Güvenlik Direktörlüğünü devraldı.
Türkiye 2028 senesinde NATO’nun tam kapsamlı tek hızlı müdahale kolordusu olan ve bünyesinde kara, hava, deniz, özel kuvvet, uzay ve siber unsurlarını barındıran, 15 000 kişilik Müttefik Reaksiyon Kuvvetlerinin komutanlığını devralacak. Bu göreve İngiltere, Fransa ve İtalya’da talip olmuştu.
Bu gelişmeler sanıldığı gibi Türk ordusunda NATO’nun ağırlığının arttığına işaret etmiyor. NATO’da Türkiye’nin daha etkili olduğunu ve olacağını gösteriyor. Bunlar sadece Türkiye’nin inisiyatifiyle olmuyor. Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze Katliamı NATO’nun doğuya yoğunlaşmasına neden oldu. İran ve Lübnan savaşları bu yoğunlaşmayı arttıracaktır. Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak, ittifakın güneydoğusunda olan Türkiye’nin stratejik önemi arttı. Savaşlar nedeniyle, gerçekten savaşçı olan Türk ordusunun NATO açısından vazgeçilmez olduğu fark edildi. Savunma sanayinde gelinen nokta ve takip edilen iddialı projeler bu süreci destekliyor.
NATO’nun merkezi Brüksel’de. Nihai kararlar sahadan gelen bilgilere göre orada alınıyor. Türk paşalarının komuta edeceği Çok Uluslu Karargah, Deniz Unsurları ve Müttefik Reaksiyon Kuvvetleri Komutanlıkları karar süreçlerinde en etkili ülkelerden biri olmamızı sağlayacak. Kaldı ki Güvenlik Direktörü de Türk. Çok bedel ödedik artık NATO’dan daha fazla istifade etmeliyiz. Bize muhtaç olmalarını fırsata çevirmeliyiz.
