Tarihte Şiiliğin antitezi Türklüktür
İmam Gazali’ye kadar Sünnilik diye mezhepler üstü bir şemsiye yoktu. Hanbeli, Maliki ve Şafi mezhepleri o tarihlerde mensupları olan, nakle önem veren diğer mezheplerle birlikte ehli hadis, Hanefilik akla önem veren diğer mezheplerle birlikte, ehli rey olarak tanımlanıyordu.
Bir başka ayrım Müslümanların nasıl yönetileceğiyle ilgili fikir farklılığından kaynaklanıyordu. Şiilere göre yönetim Hz. Hüseyin’in evlatlarının hakkıydı. Onlardan başka birinin idareye gelmesi hak gaspıydı. Şii olmayanlara göre ise ki ehli rey, ehli hadis ve Hariciler bu kümeyi oluşturan ana akımlardır, halkın kabul edeceği herhangi bir Müslüman yönetime gelebilirdi.
10. Yüzyılda Abbasi devleti zayıflayınca iki grup, Türkler ve Şiiler, İslam dünyasının muhtelif yerlerinde devletler kurdular. Bu iki grup doğal olarak devletleşme sürecinde karşı karşıya geldiler, mücadele ettiler. Bazen Türkler Şii devletlerini yıktı (Fatımiler, Büveyhoğulları, Karmatiler gibi) bazen de Şiiler Türk devletlerini. Öyle ki Fatımilerin parlak çağlarında, Türklerin egemenliği dışındaki İslam toprakların tamamı, Mekke ve Medine dahil, Fatımilerin hakimiyetindeydi. Abbasilerin merkezi Bağdat bile Şii Büveyhoğulları’nın kontrolündeydi.
Haddizatında kurulduğundan itibaren Türklerin etkili olduğu Abbasiler, zayıflamaya başladıklarını fark ettiklerinde, imparatorluğun toprakları üzerinde Türklerin devletler kurmasını teşvik ettiler. ‘’Zayıfladıklarına nasıl hükmettiler’’ derseniz, Şiilerin başlattığı isyanları ya bastıramadılar ya da çok uzun sürede, zorlanarak bastırabildiler. Bizans’ın Mısır’ı geri almak için başlattığı saldırıları püskürtemediler.
Bu gelişmeler üzerine Halife emrindeki başarılı komutanlara İslam topraklarını korumak ve Halifeliğe bağlı olmak koşuluyla sultanlıklar verdi. Tulunoğlu Ahmet Bey Bizanslıları yenmesi şartıyla Mısır sultanı oldu. Mekke valisi Sacoğlu Muhammet Bey’e Şii isyanlarını bastırması karşılığında Azerbaycan verildi. Tulunoğlu Ahmet’in mağlup ettiği Bizans, Suriye’ye saldırınca ve Şii Hamdaniler Cezire bölgesini ele geçirince, Suriye’de Tulunoğullarına bırakıldı. Tulunoğullarını ve Sacoğullarını Samanoğulları, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular takip etti. Bu devletlerin halkı, yöneticileri ve orduları Hanefi’ydi. Sadece Mısır halkı Şafiydi.
Şiiler devletler kurana kadar İslam dünyasında kısa süren istisnai dönemler dışında fikir özgürlüğü vardı. Öyle ki bahse konu dönemde farklı fikirler seslendiren, dini değişik yorumlayan yüzlerce mezhep kuruldu. Halifenin, sultanların, vezirlerin ve valilerin huzurunda meclisler kurulur, farklı mezheplere hatta dinlere mensup alimler ve değişik ekollerden bilim adamları, seçilen konuları tam bir fikir hürriyeti içinde tartışırlardı. Öyle ki bir Hıristiyan Hz. İsa’nın Hz. Muhammet’ten üstün olduğunu, bir Şii imametin Hz. Ali’nin evlatlarının hakkı olduğunu, halifenin huzurunda savunabilir hatta tartışmada galip gelebilirdi.
Şii devletlerinin halklara baskı yapmaları ve diğer mezheplerin asla benimsemeyeceği eylemlerde bulunmaları, Şiilerle diğer mezheplerin mensupları arasında gerilim doğurdu. (Örneğin Karmatiler 930 senesinde Kabe’yi yağmaladılar, hacıları öldürüp zemzem kuyusuna attılar, kutsal kabul edilen Hacerül Esved taşını Bahreyn’e götürdüler)
Gazneli Mahmut’un 1029 senesinde, Abbasi Halifesinin daveti üzerine, Büveyh oğullarını Bağdat’tan çıkarmak için düzenlediği sefer Türklerle Şii devletlerin ilk savaşıdır. Bunu 1055 senesinde Tuğrul Beyin Büveyhoğulları devletini yıktığı sefer izledi. 1077 senesinde Karmati devleti Selçuklular tarafından yıkıldı. 1035 senesinde Kuzey Suriye’ye hükmeden Hamdaniler tasfiye edildi.
Ama Türklerle Şiiler arasında asıl ve ölümcül mücadele Fatımilerin İslam dünyasının her köşesine dailer göndermesiyle başladı. Fatımiler önce Müslümanların ilk üniversitesi olan El Ezher’i kurdular. Binlerce gence dini, siyasi, ideolojik eğitim verdiler. Beşeri, sosyal ve fen bilimlerini öğrettiler. Dai ismini verdikleri bu gençleri üst düzeyde askeri eğitime tabi tuttular.
On binlerce dai İslam coğrafyasının farklı bölgelerine yerleşti. Dini faaliyet adı altında İsmaili Şiiliği yaymaya ve Şii olmayan devlet adamlarına suikastlar düzenlemeye başladılar. Amaçları İslam dünyasını Fatımi riyasetinde birleştirmekti. Fatımilerin hakim olduğu topraklar dışındaki İslam toprakları, Türk devletleri tarafından yönetildiğinden, bu politika Türklerle Şiileri karşı karşıya getirdi. Artık Şiiliği benimsemek Fatimi halifesini benimsemek demekti. Bunu ve suikastları hiçbir devlet kabul etmeyeceğinden Türklerle Şiiler arasında amansız bir mücadele başladı.
Selçuklular Nizamiye medreselerini kurarak Şiilikle mücadele edecek din ve ilim adamları yetiştirdiler. Gazali Şiiliğe karşı güç birliği yapmak için dört büyük mezhebi Sünni ortak paydasında birleştirdi. İsmaili Şiilerin kafir olduğu fetvasını verdi. Selçuklular Hanefi-Maturidi olmalarına rağmen, Nizamiye medreseleri daha katı olduğundan, Şiilikle mücadeleye daha elverişli olan Şaffi-Eşari anlayışını benimsedi. İsmaililiği benimseyen kitleler mezhep değiştirmeye zorlandılar. Mezhep değiştirmeyen dağlara, ulaşması zor bölgelere göçtü. Bu mücadelenin sonucunda Fatımi Hilafeti de Selahattin tarafından yıkıldı.
Bununla beraber devletleri yıkılmış olsa da İsmaili dailer faaliyetlerini iki yüz yıl daha sürdürdüler. İki binden fazla Türk devlet adamını öldürdüler. Selçukluların ve Harzemşahların yıkılmasında başroldeydiler. İlhanlılar Alamut kalesini alıp, önde gelenlerini katledince etkinliklerini kaybettiler. Selahattin Mısır ve Suriye’deki, Timur Türkistan’daki Şiileri, mezhep değiştirmeye veya göç etmeye zorladı.
Alamut’un düşmesinden Şah İsmail’e kadar olan dönemde Şii kitleler siyasetle ilgilenmediler. Bu nedenle Türk devletleriyle sorun yaşamadılar. Kızılbaşların Şahı İsmail, Akkoyunlu Devletini yıkarak Safevi Devletini kurunca çok önemli bir sorunla karşılaştı: Devletinin hukuk sistemi ve mezhebi ne olacaktı?
Safevi Devleti Osmanlının antiteziydi. Osmanlının politikalarına karşı olan Türkmen boyları tarafından kurulmuştu. Bu nedenle Sünni-Hanefiliği kabul edemezlerdi. Şah İsmail, Kızılbaşlıkla 12 imam sevgisi, Kerbala ve Hz. Ali gibi paydalarda benzer yaklaşımlara sahip olan Şiiliği, kabul etmeye karar verdi. Türklerin ve Farsların baskın çoğunluğunun Hanefi olduğu İran halkı iki yüz yıllık baskı, propaganda ve asimilasyon sürecinden sonra Şiiliği benimsedi. Böylece tarihte hasım olan Türklük ve Şiilik bir potada kaynaştı. Şiilik Türklerin ve Türklüğün bileşenlerinden birine dönüştü.
