Nankörlük vicdanın iflasıdır
Nankörlük, bir kişinin kendisine yapılan iyilikleri, yardımları veya gösterilen ilginin değerini bilmemesi, unutur gibi davranması ya da karşılığında olumsuz tavır göstermesi durumudur. Yani kısaca: "İyiliğe karşı vefasızlık etmek demektir."
Bir başka anlatımla ise Nankörlük, kişisel ikbal ve menfeatleri için kılıktan kılığa girmeye, ihtiras ve iftira ile beslenmeye, her yöne fırıldak gibi dönen karaktersizliğe verilmiş bir isimdir. Bu türler gittikleri her yeri ve kapıyı taparcasına överler, ayrıldıkları her yere ve kapıyada utanmadan söverler.
Nankör insanlar vefa bilmez, ama her iyiliğe karşı bir inkarları olur, nankör insanların dostu ve arkadaşı olmaz. Ama bir türlü bitmeyen menfeatleri olur. Nankör insan hangi hatayı ve ahlaksızlığı yaparsa yapsın yüzü kızarmaz ve utanma duymaz.
İnsan, hatırlayan bir varlıktır. Geçmişini, kendisine uzanan elleri, zor zamanlarında yanında duranları hatırladığı sürece insandır. Ancak ne zaman ki yapılan iyilikler unutulur, verilen emekler değersiz görülür, işte o zaman nankörlük başlar. Nankörlük sadece bir kusur değil; insanın vicdanıyla arasına koyduğu mesafenin adıdır.
Nankörlük, çoğu zaman küçük bir unutkanlık gibi başlar. “Zaten olması gerekendi” diyerek yapılan iyiliği sıradanlaştırmak, “ben hak ettim” diyerek emeği görmezden gelmek… Oysa hiçbir iyilik sıradan değildir. Bir insanın bir diğerine uzattığı her yardım eli, fedakârlık ve merhametin bir tezahürüdür. Bunu yok saymak, sadece karşıdakine değil, insanlığın özüne de haksızlıktır.
Bugün ilişkilerin hızlı tükenmesinin, dostlukların kolay dağılmasının, hatta aile bağlarının zayıflamasının temelinde çoğu zaman nankörlük vardır. Çünkü nankörlük güveni öldürür. İyilik yapan, karşılığında minnet değil ama en azından saygı ve hatırlanma bekler. Bu olmadığında kalpte bir kırgınlık oluşur. Bu kırgınlık zamanla mesafeye, mesafe ise kopuşa dönüşür.
Nankörlük aynı zamanda insanın kendisine yaptığı bir haksızlıktır. Çünkü şükretmeyen, sahip olduklarının kıymetini bilmeyen kişi, aslında sürekli eksik hisseder. Elindekini küçümseyen, daha fazlasını elde etse bile mutlu olamaz. Şükür, insanı zenginleştirir; nankörlük ise yoksullaştırır. Bu yoksulluk maddi değil, ruhsaldır.
Peki bu hastalıktan nasıl korunuruz?
Öncelikle hatırlamayı öğrenmek gerekir. Bizi bugünlere getirenleri, yanımızda olanları, en küçük iyilikleri bile… Unutmamak bir erdemdir. İkinci olarak, teşekkür etmeyi ihmal etmemeliyiz. Basit bir “sağ ol” bile insan ilişkilerinde büyük bir köprü kurar. Üçüncü olarak ise empati kurmalıyız. Kendimize şu soruyu sormalıyız: “Benim yaptığım bir iyilik yok sayıldığında ne hissederdim?”
Nankörlükten uzak durmanın yolu, vefadan geçer. Vefa ise sadece hatırlamak değil, aynı zamanda hatırladığını hissettirmektir. Bir dostu aramak, bir büyüğü ziyaret etmek, bir iyiliği yeri geldiğinde dile getirmek… Bunlar küçük ama çok kıymetli davranışlardır.
Unutulmamalıdır ki insan, iyilik gördüğü kadar değil; o iyiliği ne kadar hatırladığı kadar değerlidir. Nankörlük, kalbi karartan bir gölge gibidir. Vefa ise o gölgeyi dağıtan bir ışıktır.
Tercih her zaman bizimdir:
Ya unutanlardan olup yalnızlaşacağız,
Ya da hatırlayanlardan olup insan kalacağız.
