Diş paşa
Mudanya Mütarekesinden hemen sonraydı.
TBMM tarafından Trakya’yı teslim almakla görevlendirilen Refet Paşa, 19 Ekim 1922 günü İstanbul’a geldi. On bir gün sonra saltanat kaldırıldı. Bu kararın ardından Tevfik Paşanın başında bulunduğu son Osmanlı Hükümeti istifa etti. Yerine yenisi de kurulamadı. Bu durum, İstanbul’un devlet dairelerinde çalışan amir ve memurlarını boşluğa düşürdü. Bundan sonraki konumları ne olacak, nerede istihdam edilecek, nereden maaş alacaklardı?
Çareyi Refet Paşaya müracaat etmekte buldular. Topluca huzuruna varıp Ankara Hükümetine biat ettiklerini açıkladılar. Refet Paşa durumu Ankara’ya bildirdi. Meclis konuyu uzun uzadıya tartıştı. O dönemde Türkiye’nin askeri ve sivil bürokrasisine ödenen yıllık maaş miktarı 36 milyon liranın üzerindeydi. İstanbul’un buna eklenmesi, yıllık 20-22 milyon lira civarında yeni bir mali yükün üstlenilmesi demekti.
Ankara Hükümeti o günün şartları içinde bu yükü karşılayacak durumda değildi. Öte yandan bu imkâna sahip olsa bile, milli mücadeleye katılmayan bürokrasiye şüpheyle bakıyor, mütareke süresinde yabancı servisler ve mücadele karşıtı oluşumlarla teması olan askeri ve sivil memurları cezalandırmak istiyordu. İstanbul’un resmen işgal altında bulunması, Lozan barış görüşmelerinin devam ediyor olması bu hesaplaşmayı engelliyordu. Bu günlerde uygulanacak sert bir devr-i sabık politikası, barış masasında sıkıntıya sebep olabilirdi. Ama herkes biliyordu ki; hesaplaşma görülmeden İstanbul hükümetinden devralınan bürokrasi yeniden istihdam edilmeyecekti.
TBMM, Refet Paşa aracılığıyla gelen talebe geçici bir çözüm buldu. Yeniden değerlendirmek üzere İstanbul bürokrasisini açığa çıkardı. Açığa alınan memurlara asgari miktarda ödeme yapılabilmesi için toplamda yedi milyon lirayı bulan iki avans kanunu çıkardı. Aynı günlerde “Tetkik-i Ahval Komisyonu” adında bir komisyon kurarak açığa alınan her memuru sıkı bir incelemeye tabi tuttu.
Beklenen Antlaşma 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Ne var ki antlaşmaya eklenen bir protokolle, 1914-1922 arasında işlenmiş tüm siyasi suçlar af kapsamına alınmıştı. Bunun anlamı, savaş yıllarındaki davranışlarından dolayı hiç kimsenin cezalandırılamayacağı idi. Bunun istisnası sadece 150 kişiydi. Türkiye, isimleri sonradan belirlenecek 150 kişiyi aftan muaf tutacak, onlardan başkasını yargılayamayacaktı.
Lozan Barış Antlaşması, “yargılanamaz” hükmü getirse de; Milli Mücadeleye katılmayan veya aleyhte çalışanların devlet kadrolarında istihdam edilmeleri söz konusu değildi. Bunun siyasi olduğu kadar ekonomik gerekçeleri de vardı. On bir yıldır süren savaş, ülkeyi harap etmiş, ekonomisini bitirmişti. Mevcut bürokrasinin maaşları bile zorlukla ödeniyordu.
Bürokrasideki tasfiyeler için ilk kanun, askeri personel için hazırlandı. Kanunun birinci ve ikinci maddesine göre Milli Mücadelenin aleyhinde çalışanlarla, davet edildiği halde Anadolu’ya gelmeyenlerin ordudan atılmalarına karar verildi. Bu kişileri belirlemek ve durumlarının tetkik etmek üzere “Askerî Heyet-i Mahsusa” adında bir komisyon kuruldu.
Benzeri bir kanun sivil bürokrasi için de çıkarıldı. Sakıncalı memurları belirlemek ve durumlarını incelemek üzere........
