menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bizim seyyah

34 0
01.03.2026

1611 yılının Mart ayıydı.

Haliç sahilinin en gözde semtlerinden biri olan Unkapanı’nda, saray kuyumcubaşısı Derviş Mehmet Zıllî Efendinin bir erkek çocuğu oldu. Adını “Evliya” koydu.

Aslen Kütahyalı olan Mehmet Zıllî Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’dan beri saraydaydı. Beş padişaha hizmet etmişti. Varlıklı, saygın, tanınmış bir adamdı. Çevresi genişti.

Küçük Evliya, içinde doğduğu muhitin de avantajıyla çok iyi bir öğrenim gördü. Mahalle mektebinden sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesine girdi. Ardından devlet katlarına yönetici yetiştiren Enderun Mektebine devam etti. Dönemin en iyi hocalarından dersler aldı. Derslerinin dışında nazımla meşgul oldu, musikiyle ilgilendi. Özel hocalardan Kur’ân-ı Kerim, yabancı dil, matematik ve binicilik eğitimi aldı. Sultan IV. Murat zamanında, yakın akrabası Silahtar Melek Ahmet Paşa ve Ruznameci İbrahim Efendi aracılığıyla saraya girdi.

Zeki, sevimli, nüktedan ve güler yüzlü biriydi. Özellikle aile çevresinden ve sarayda tanıştığı devlet adamlarından dinlediği seyahat hatıraları, hayal dünyasında yeni ufuklar açmıştı.

Bütün bunlara, maceraperest ruhu ve yirmili yaşların başında gördüğü bir rüyanın tesiri de eklenince; çağının en önemli seyyahı ve tanığı olarak bir ömür sürecek yolculuğu da başlamış oldu.

Kendi anlatımına göre 1630 yılının 19 Ağustos gecesiydi.

Evde istirahate çekilmiş, değirmi bir yastık üzerine başını koymuş, içi dalar gibi olmuştu. Uykuyla uyanıklık arasında bir rüya gördü.

Rüyasında Unkapanı sahilinde Yemiş İskelesinin hemen yanında bulunan Ahi Çelebi Camiine sabah namazına gitmişti. Birden bire caminin kapısı açılıverdi. İçeriye önde pür silah askerlerin olduğu kalabalık bir cemaat girdi. Namazın sünnetini kılıp salavat getirmeye başladılar. Genç Evliya, minber kenarında oturmuş hayranlıkla onları seyrediyordu. Hemen yanında bulunan ve ilk defa gördüğü kişiye eğilip sordu:

“Benim sultanım, mübarek zatınız kimdir? İsminizi ihsan buyurur musunuz?”

O zat gülümsedi. İçine işleyen yumuşacık bir tonuyla cevap verdi:

“Aşere-i Mübeşşere’den kemankeşlerin piri Ebî Vakkas oğlu Sa’d’ım.”

Heyecanlanmıştı. Tutup elini öptü. Sonra cemaati işaret ederek sordu:

“Ya bu nura gark olmuş........

© Haber7