Adı Yemendir, Kendisi Kimdir?
Bu köşeyi takip eden dikkatli ve sabırlı okuyucularımız hatırlayacaklardır, ilk baştaki yazılarımızın bir kısmı Ortadoğu Toplumlarına ve Devletlerine tahsis edilmişti. Bu yazılarda bazı ülkelere uzun yer ayrılmış ise de bazı ülkeler ya kısaca anlatılmış ya da hiç anlatılmamıştı. Bugün anlıyorum ki, Yemen de ihmal ettiğim önemli ülkelerden bir tanesi. Ne yazık ki, günlük meşguliyet ve imkansızlıklarımızdan dolayı her konuyu dörtbaşı mamur etüt etmek, anlatmak ve tartışmak mümkün olmuyor. Çoğunlukla gönlüm razı olmasa da proaktif ve eksiksiz bilgi mimarisine sahip yazılar yazmak mümkün olmuyor, akış hızı ve şiddeti artan olaylar bizi yönlendiriyor. Yemen işte böylesi ihmale uğramış ülkelerden birisi. Millet ve devlet olarak kronik bir zaafımız var: fiziksel yakınlık ve hayati derecede ilişkilerimize rağmen zihinsel uzaklık! Yemen türküsü diyebilirim ki, milletimizin büyük çoğunluğunun bildiği bir türküdür. Ancak, türkünün içinde anlatılanların yaşandığı dönem ve coğrafyaya dair bildiğimiz çok şey olduğu söylenemez. Mesela 1870 ile 1918’ e kadar Yemen’de verdiğimiz şehit sayısı bile tahmini 250 bin ile 500 bin arası farklı rakamlar ile ifade edilmektedir. Hatta bu sayıyı daha da yükseltmek de mümkündür. Ne yazık ki, genel olarak 1. Dünya Savaşı ve önceki isyanlarla ilgili ordu kayıtlarımızın ve devlet arşivlerimizin zaten yeterli olmayan kıymetli belgelerinin yabancı arşivlerle mukayeseli olarak etüt edilmeyişi, bizi bugün bile etkileyen nüfuz coğrafyamızdaki olaylara bugün cereyan etmiş olaylar ciddiyetinde bakamayışımız gibi nedenlerle bu coğrafya ve ülkelere dair devlet bilgimiz son derece yetersizdir. Geçmişe göre daha da sınırlarımızın içine kapandığımız, zihinsel ve duygusal ilişkiler anlamda uzaklaştığımız bu coğrafyaların bize daha da yabancılaştıklarını söylemek mümkündür. Son yıllarda Irak, Suriye, Balkanlar, Libya, hatta Azerbaycan, Nahcivan gibi ülkelerde yaşanan olaylar nedeniyle karşımıza çıkan bazen de hiç farkına varmadığımız eksikliklerimiz bu yabancılaşmanın sonucudur. En basitinden dil engeli, sosyal tecrübe engeli, yerele dair bilgi eksikliğinden kaynaklanan yönetme zorluğu engeli, vb sıkıntılar bu yabancılaşmanın göstergeleridir. Garip olan şey de şudur ki, bu coğrafyada bulunan toplulukları sadece güç ile yönetmek mümkün değildir. Mütemmim ve zengin bilgi ve hikmet ve rey (Görüş) sahibi de olmak gerekmektedir. Bölgeden ayrıldığımız yakın tarihimizin olaylarını ve bizim tarafımızdaki kişilerini bile bilmediğimizi söylersem konu biraz daha anlaşılır olacaktır. Son Osmanlı Sadrazamlarından Ahmet İzzet Paşa mevkiinden son derece aşağıda bulunan Yemen’deki ordu komutanlığını talep etmiş ve Yemen’de savaş vermiştir, kurmay başkanı da Binbaşı İsmet Bey’dir (İsmet İnönü). Halbuki 18. Yüzyıldan itibaren Batı ve özellikle de İngiliz, Fransız, Alman ve Rus orduları içinde işgal ve müdahale edilen bölgelere ilişkin esaslı çalışmalar yapan Oryantalistler, bilim insanları mevcuttur. Bu devletler bölge ile ilişkilerini kesmemişlerdir, ayrıca bölgeye ilişkin bilgilerini sürekli geliştirmişlerdir. Hatta İngiliz ordusu içindeki subaylardan bazıları üst derece bilim insanıdırlar. Mesela Güney Arapçasına ait kitabeleri bulup, Avrupa’ya getirenler ve metinleri deşifre edip Journal Asiatique’de yayınlayanlar arasında görevli İngiliz subayları da vardı.
Adı Yemendir de Kendisi Nedir? başlığının tesadüfi bir isimlendirme olmadığını bilmenizi isterim. İlk başta konumuzla ilgili öz ve seçici bilgi vermeden önce şunu ifade edelim ki Yemen'de tek bir otorite olmadığı gibi her egemenlik bloku içinde kabileler vardır. Ve bunlara toptan hitap etmek mümkün değildir. Ayrıca her grup ve kabile bir bölgesel ve küresel gücün enstrümanı olabilir. 2. Dünya Savaşını da içeren dönemde New York limanından sonra ikinci işlek liman Yemen’dedir. Bu network kapasitesini ve önem düzeyini gösterir. Yemen bizim hafızamızda kaldığı şekliyle Arap dünyasının bir parçası ise de bu dünyanın her açıdan nevi şahsına münhasır ayırıcı özellikleri olan diğer yarısını oluşturmaktadır.
Kısaca esastan bir özet vermek gerekirse bilindiği üzere Araplar Nuh’un (as) oğlu Sâm’dan geldiği kabul edilen ve genellikle “Samiler” dediğimiz büyük bir milletler topluluğunun üyelidirler. Sami terimi Babilliler ve Asurlular, İbraniler, Fenikeliler, Aramiler, Habeşliler, Sebeliler ve Arapları içermektedir. Milletlerin soy ve kültür tespitinde önemli yer tutan lingüistik çalışmalar açısından bakacak olursak Sami dillerinin en eskisi Babil’de ve Asurca görünmektedir (MÖ. 3000- 500). Bugünkü Yemenin eski halkları olan Sebe ve Himyeri haklının dili ise kitabelere göre MÖ 800 yıllarından itibaren varlığı tespit edilmiştir. Sami dilleri arasında en genci olan Arapça ise MS 500 yıllarından itibaren örnekler içermektedir. Birçok Batılı yazarın ve İslam aliminin dikkat çektiği gibi Kuranın vahiy dili Sami dilleri arasında en genci olan Arapçadır. Bu yönüyle bir mucizedir. Adeta medeniyetten uzak çölün bu kısmı içinde yaşayan ümmî kabileleri ilk muhatapları olan bu Mukaddes Kitabımızın dil olarak öncesi yoktur. Tevrat’ın vahiy dili İbranice, asıl İncil'in ise Aramice’dir. Kuran Arapçanın ilk temel kitabıdır. Bu kitap merkezinde bir araya gelen ve yaşayan en genç Sami Kavmi olan Araplar bütün Sami kavimlerinin sahip oldukları coğrafyaya tek başlarına sahip olmuşlardır.
İçinde yaşayan kavimler açısından bakarsak Yemen’in ilk bildiğimiz kavmi Sebelilerdir.
Kuzeyli Arap kabilelerinden daha eski tarihlerde yaşayan Sebelilerin diline ait bulgular MÖ 800’den itibaren başlamaktadır. Bu yönüyle Yemen’in tarihi bugünkü Arapların tarihinden daha eski yüzyıllara dayanmaktadır. Sebelilerin kültür ve medeniyette çok gelişmiş oldukları tarihi kayıtlarda ve dini metinlere geçmektedir. Mesela Hazreti Süleyman’a (as) verilen hükümranlığın lüks tüketim maddeleri Yemenden gelmektedir. Dini metinlerde yer alan “Belkıs’ın tahtı” da bu lüks ve sanata işaret olabilir. Kuranı Kerim’de Neml Süresinde geçtiği şekliyle (27/39- 40) “Hazreti Süleyman Belkıs gelmeden önce tahtının getirilmesini isteyince, cinlerden ifrit “Sen makamından kalkmadan onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var” demiştir.
“Kitaptan ilmi olan kimse” ise “Gözünü açıp kapamadan, Onu sana getirebilirim” dedi. (Kitaptan ilmi olan kişinin Asaf B. Berhiya’nın İsmi Azam ve Esmaül Hüsnanın sırlarına vakıf olduğunu İslam uleması ifade etmişlerdir.) Süleyman onu (Sebe Melikesinin tahtını) yanı başında yerleşivermiş görünce “Bu dedi Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, bilsin ki, Rabbin müstağnidir, çok kerem sahibidir.
”Bu Kuran'da anlatılan kıssa büyük ibretler, gerçekler ve hikmetler içermektedir. Hazreti Süleyman (as) döneminde Yemen'de Sebeliler tarafından büyük bir medeniyet kurulmuş olduğunu, taht ile sembolize edilen büyük hazinelere ve sanat eserlerine sahip olunduğunu, vs işaret etmektedir. Diğer yandan, Hazreti Süleyman’ın Belkıs'ın tahtını getirme biçimi Yemen halkına ve devletine müdahalenin alışılmış yolların dışında fevkalade imkanlarla yapıldığına işaret etmektedir. Yanındaki ilim sahibi zat tanımı ise büyük devletin esas ve tasarruflarına hakim olması beklenen ilim, hikmet ve takvayı işaret etmektedir. Nitekim tahtı yanında gören Süleyman (as) gururlanmamış, “Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, bilsin ki, Rabbin müstağnidir, çok kerem sahibidir.” demiştir. Allah Kuran’ın her kelimesinde gizli mündemiç hakikatlerden bittertip istifade ve feyizyab olmayı nasip etsin. Kof gururdan, servet ve mücevherat hırsından, eşyanın Allah’a bakan yüzünü unutmaktan muhafaza etsin.
Yemen ile Kuzey Araplarını ayıran çöl doğal bir ayıraçtır. Akraba olmakla birlikte birbirinden oldukça farklı özelliklere sahip Kuzey ve Güney Arapları olarak ikiye ayırmıştır. Kuzeydeki Bedeviler Arapça konuşurlarken Kuzeydekiler Müslümanlar tarafından Himyeri olarak adlandırılan bir lehçe ve bir özel yazı kullanmışlardır. Ancak, Güneydeki devletler gibi konuşulan lehçeler de MS 600 itibarıyle ölü dil haline gelmiştir. Ancak, bizi 2500 yıl öncesine götüren Sebe kitabeleri hala etkileyicidir. Sebelilerden önce ise tanıdık iki kavim Yemenin sakinleridirler. Bunlar Birinci ve İkinci Ad kavimleridir. Helak edilmişlerdir. Meşhur Ma’rib Seddini İkinci Ad Kavminin hükümdarı yaptırmıştır. Yemen tarihsel olarak Arap Yarımadasının Hindistan ile Mısır arasındaki ticaret güzergahıdır. Deniz yolu Babülmendep kullanılıncaya kadar ticaretin ana aksı olmuştur. Arabistan yarımadasının çölüne ıssız Arabistan “Arabia deserta” denirken Romalı coğrafyacılar Yemen’e “Bereketli/ Talihli Arabistan” (Arabia Felix) demişlerdir. Araplar da aynı mantıkla “El Yemen es Saîd” (Mutlu Yemen) demişlerdir. Sebelilerin zenginliklerinin bir sebebi de budur. Bu konumu itibariyle şunu da ifade edelim ki bölge doğal olarak İran- Pers güçlerinin tarihsel olarak da nüfuz alanıdır. Her ne kadar Zeydilik Şiilikten ayrılan yönleri olsa da güncel olarak da İran'ın temas ve irtibatta olduğu beşeri alandır.
Belgesel jeopolitik açısından baktığımızda Yemen ile ilgili diğer bir güç sömürgeci Habeşlilerdir. Habeş kralı Yemen’e atadığı valilerle egemen olmaya çalışmıştır. Meşhur Kabe’yi yıkmaya........
