Üstünlerin hukuku biterken
“Hukuk devleti” kavramı çoğu zaman soyut, hatta gündelik tartışmalarda içi boşaltılmış bir söylem gibi kullanılır. Oysa hukuk devleti, yalnızca anayasal metinlerde yer alan bir ideal değil; günlük hayatta somut karşılıkları olan bir yönetim biçimidir. Devletin gücünü sınırlayan, bireyin haklarını güvence altına alan ve kamu otoritesini hesap verebilir kılan bir sistemdir.
Bu sistemin merkezinde tek bir ilke yer alır: Hukukun, kişilerden ve zümrelerden üstün olması. Yani hukuk; iktidara yakın olana da, muhalif olana da; zengine de, yoksula da; ünlü olana da, isimsiz olana da aynı mesafede durmak zorundadır. Aksi hâlde ortaya çıkan şey hukuk değil, güç ilişkilerinin yargı kisvesi altında yeniden üretilmesidir.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca hukuk devleti tartışmaları, çoğu zaman uygulamadan kopuk bir biçimde yürütüldü. Yasalar vardı, mahkemeler vardı, ancak toplumun geniş kesimlerinde “herkes için aynı hukuk” duygusu güçlü değildi. Bazı kesimler için hukukun hızlı, sert ve tavizsiz; bazı kesimler için ise yavaş, esnek ve hatta görünmez olduğu algısı yaygındı. Bu algı, yalnızca adalet duygusunu değil, devlete olan güveni de aşındırdı.
Oysa hukuk devletinde ayrıcalık olmaz. Seçilmiş olmak, atanmış olmak ya da ekonomik güç sahibi olmak; hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, kamu gücü kullanan ya da toplumu etkileyen konumlarda bulunan kişilerin daha yüksek bir sorumluluk bilinciyle denetlenmesi gerekir. Çünkü hukuk devleti, güçle birlikte artan bir hesap verebilirlik ilkesine dayanır.
Son dönemde yaşanan operasyonlar tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Tartışmaların merkezine isimlerin değil, fiillerin yerleşmesi; hukuk devleti anlayışının teoriden pratiğe doğru ilerlediğini göstermektedir.
Operasyonların Ortak Paydası: Suçun Niteliği
Son dönemde farklı alanlarda yürütülen soruşturmalar, yüzeysel bakıldığında birbirinden kopuk ve dağınık gibi algılanabilir. Belediyeler, finansal yapılar, spor dünyası ya da medya figürleri… Oysa bu dosyalar dikkatle incelendiğinde, hepsini bir arada tutan ortak bir zemin ortaya çıkmaktadır. Bu zemin, kişilerin kimliği değil; isnat edilen fiillerin niteliğidir. Devletin refleksi, kimin hakkında işlem yapıldığına göre değil, neyin soruşturulduğuna göre şekillenmektedir.
Yerel yönetimlere ilişkin dosyaların merkezinde, kamu gücünün kullanım biçimi yer almaktadır. Kamu gücü, bireylere ait bir ayrıcalık değil; toplum adına geçici olarak emanet edilen bir yetkidir. Bu yetkinin amacı dışında kullanıldığına dair her iddia, yalnızca bireysel bir suç şüphesi değil, aynı zamanda kamusal güvene yönelmiş bir risktir. Bu nedenle yolsuzluk iddiaları, siyasi kimliklerden........
