Fark ettirmeden çalınan saatler
İnsan hayatı, kendisine verilen vakit içinde şekillenir. Sevdiklerimize ayırdığımız zaman, öğrendiklerimiz, ihmal ettiklerimiz, ertelediklerimiz, ibadetimiz, ailemiz, vazifelerimiz ve iç dünyamız hep bu emanetin içinde yer bulur. Vakit, yalnız saatlerin akışı değildir, ömrün hangi istikamete yöneldiğini gösteren en temel ölçülerden biridir.
Dijital çağda bu emanet daha hassas bir mesele hâline geldi; çünkü vakit artık çoğu zaman açık bir tercih olmaktan ziyade fark edilmeden yönlendirilen küçük alışkanlıklar içinde kayboluyor. Bugün vakti korumak, yalnız program yapmak ya da zamanı iyi yönetmek meselesi değildir. Dikkati korumak, iradeyi diri tutmak, aileye, ibadete, ilme ve kalbin toparlanmasına alan açmak meselesidir; zira vakit dağıldığında yalnız işler aksamakla kalmaz; insanın iç düzeni, ilişkileri ve kulluk şuuru da bundan etkilenir.
FARK ETTİRMEDEN ÇALINAN SAATLER
Vakit, ömrün kumaşıdır. Her gün ondan bir parça biçiliyor. Sessizce. Fark ettirmeden. Dijital çağ ise bu kumaşı çoğu zaman ince ince aşındırıyor. Saniyeler ekranda eriyor, dakikalar akışa karışıyor, saatler küçük bakışların içinde kayboluyor.
Vakit çoğu zaman büyük boşluklarla kaybedilmez. Küçük sızıntılarla elden çıkar. “Bir bakıp çıkacağım” deriz, biraz daha kalırız. “Şuna da göz atayım” deriz, başka bir kapı açılır. Yoruluruz, dinlenmek isteriz; akışa dalarız, biraz sonra daha da dağılmış hissederiz. Gün biter. Büyük bir hata yapılmış gibi görünmez ve fakat saatler elden kaymıştır.
Dijital çağın sinsi tarafı budur: zamanı bağırarak çalmaz, sessizce alır. Dışarıdan bakıldığında kişi meşguldür; elinde cihaz, gözü ekranda, zihni bir şeylerle doludur. Boş durmuyordur. Hâlbuki meşgul olmak her zaman bereketli yaşamak anlamına gelmez. Nice saat vardır ki dolu görünür, geride derinlik bırakmaz. Bu kaybın bir de mimarisi var. Sonsuz kaydırma, otomatik oynatma, bildirim mühendisliği, kişiye göre içerik önerileri çoğu zaman bizi ekranda daha uzun tutmak için kurgulanır. Bir içerik bittiğinde yenisi kendiliğinden başlar. Bir bildirim başka bir kapı açar. Zaman yalnız bizim dikkatsizliğimizle kaybolmaz, onu tutmak üzere tasarlanmış bir düzen içinde eritilir. Bunu fark etmek önemlidir. Çoğu zaman yalnız kendi irademizin zayıflığını suçlarız, karşımızdaki sistemin nasıl çalıştığını görmeyiz. Elbette sorumluluk yine bizdedir; fakat dijital mecraların dikkat üzerinde kurduğu baskıyı bilmek, daha şuurlu tedbir almayı kolaylaştırır. Sonsuz akışa süre belirlemek, otomatik oynatmayı kapatmak, bildirimleri kısmak küçük teknik tedbirler gibi görünse de aslında vakti savunan ahlâki eşiklerdir.
Çalınan saatler, günün en kıymetli aralıklarını hedef alır: sabahın ilk berraklığı, iki iş arasındaki küçük boşluk, çocuğa ayrılabilecek kısa bir dikkat, namaz sonrası iç açıklığı, akşam ev halkıyla geçirilecek birkaç sakin saat. Akşam herkes evdedir; çocuk anlatacak bir şey bulur, “biraz sonra” denir; eş söz açar, dikkat yarım kalır. Büyük bir kavga yaşanmamıştır. Yine de o akşamın hakkı verilmemiştir. Bu kayıp görünmediği için geç fark edilir. Öyleyse ilk soru şudur: Bir meşguliyetten ötekine nasıl geçiyoruz? Her boşlukta elimiz nereye gidiyor? Vakti korumanın ilk adımı, onu nerede kaybettiğimizi........
