menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yasakla direndik, İmkânla savrulduk!

14 0
16.02.2026

Bir zamanlar baskıyla sınandık, şimdi imkânla… Asıl soru şu: Gücümüzü büyütürken aynı şekilde kalbimizi de büyütebildik mi?

Son günlerde yapılan bazı açıklamalar, toplumun dindarlıktan uzaklaştığı, başörtüsünün terk edildiği, namazın ihmal edildiği yönünde sert değerlendirmeler içeriyor. Kimileri bu sözlere kızdı, kimileri savundu, kimileri de “gerçek payı var” dedi.

Ben meseleyi suçlayıcı bir dille değil; imtihan penceresinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tarih bize şunu gösterir: Bozulma tek bir döneme ait değildir. İmtihan hiçbir zaman bitmemiştir; sadece yön değiştirmiştir.

Asıl Soru: Neden Uzaklaşıyoruz?

İnanç bir günde kaybolmaz. Bir toplum sabah uyanıp topluca değerlerinden vazgeçmez. Çözülme sessiz olur, gevşeme yavaş olur.

Benim kanaatim şudur:

Müslümanlar parayla ve makamla ilk defa bu kadar geniş ölçekte yüzleşti. Ve bu yüzleşmeye hazırlıksız yakalandı.

Bir zamanlar dindarlık bir direnişti. Yasaklara rağmen başörtüsü takmak cesaretti. Kur’an öğrenmek bir mücadeleydi. Camiye gitmek bir kimlik beyanıydı. Bedel ödenen yerde samimiyet güçlüdür.

Ama bugün yasak imtihanı büyük ölçüde geride kaldı. Şimdi başka bir sınavın içindeyiz: imkân imtihanı.

Peki kalpler aynı ölçüde büyüdü mü?

Kur’an’ın Uyarısı: Kendini Yeterli Görmek !

Tam bu noktada Kur’an’ın şu uyarısı çarpıyor yüzümüze:

“Gerçek şu ki insan, kendini yeterli gördüğü zaman mutlaka azgınlaşır.”

(Alak Suresi, 6–7. ayetler meali)

Azgınlığın kaynağı güç değildir;

güçle gelen ‘kendini yeterli görme’ duygusudur.

Bir çocuk düşünün… Biraz özgüven geldiğinde, biraz para kazandığında, “ben biliyorum” demeye başladığında ne olur?

Anne babaya itiraz başlar.

Rehberlik küçümsenir.

“Artık bana kimse karışamaz” havası gelir.

Toplumlar da böyledir. Uzun yıllar zayıf kalan bir toplum, Allah’a daha çok sığınır. Ama güç elde ettiğinde, ekonomi büyüdüğünde, makamlar genişlediğinde farkında olmadan bir “yeterlilik” duygusu oluşur.

“Artık biz güçlüyüz.”

“Artık biz merkezdeyiz.”

Ve işte kırılma orada başlar.

İnsan eline biraz imkân geçtiğinde Rabbini unutmaya meyleder. Dua azalır. Tevazu zayıflar. Şükür gevşer. İstişare küçümsenir.

Ayetin söylediği budur:

Azgınlık, imkânın kendisinden değil; imkânla gelen kibirden doğar.

Parayla Tanışan Dindarlık !

Biz uzun yıllar yoklukla sınandık. Son yıllarda ise imkânla sınanıyoruz.

Fakirlikte sabır kolaydır.

Zenginlikte şükür zordur.

Mazlumken direnmek kolaydır.

Güçlüyken adil kalmak zordur.

Eğer dindarlık; tevazu yerine gösterişe, hizmet yerine üstünlük hissine dönüşürse, gençler şunu görür ve şunu söyler:

“Demek ki mesele iman değil, güçmüş.”

İşte temsil krizi burada başlar. Gençler dinden değil; çelişkiden uzaklaşır. Söylem ile hayat arasındaki uçurum büyüdüğünde güven kırılır.

Belki de sorun “millet bıraktı” cümlesinden önce, “biz neyi temsil ettik?” sorusundadır.

Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek, “Muhasebe” şiirinde bir ev tasviri yapar. Şiirin ilgili bölümünü hatırlayalım:

Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem!

Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,

Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,

Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları.

Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;

Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!

Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!

Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş...

Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!

Mukaddes emanetin dönmez dâvacısıyım!

Bu “üç katlı ahşap ev” aslında bir toplum tasviridir.

Ama dikkat edin: Bu şiir bugüne yazılmadı. Demek ki bozulma sadece bizim çağımıza ait değil. Her dönemde kök ile dal arasında gerilim oldu. Her çağda imanla dünya arasında bir çekişme yaşandı.

“Kökü iffet, dalları taklit…”

Taklit her dönemin hastalığıdır. Ama üstad aynı zamanda şunu söyler:

“Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!”

Yani sancı varsa, doğum da vardır.

Bozulma Günümüze Ait Değil, İmtihan Devam Ediyor !

Endülüs’te de savrulma oldu.

Osmanlı’nın son döneminde de oldu.

Modernleşme dönemlerinde de oldu.

İmanla dünya arasındaki denge her çağda sınandı.

Dolayısıyla mesele “her şey bitti” meselesi değildir. Mesele, imtihanın yön değiştirmesidir.

Dün yasakla sınanıyorduk.

Bugün imkânla sınanıyoruz.

Dün fakirlikle sınanıyorduk.

Bugün zenginlikle sınanıyoruz.

Ama imtihan hep vardı. Ve bundan sonrada var olacaktır.

Eğer bozulma her çağda olduysa, diriliş de her çağda oldu. Ve bundan sonrada olacaktır. Hiçbir toplum bütünüyle çökmedi. Her dönemde mukaddes emanete sahip çıkan insanlar çıktı. Bugün de çıkacaktır.

Kendimizi yeterli görmeyeceğiz.

Gücü Rabbimize rağmen değil, Rabbimiz için kullanacağız.

Makamı üstünlük değil, emanet bileceğiz.

İmtihan devam ediyor.

Ama imtihanın devam etmesi, rahmetin kesildiği anlamına gelmez. Bilakis, her sancı yeni bir doğumun işaretidir.

Ve biz asla ümitsiz olamayız.

Çünkü bu milletin mayasında iman var.

Yeter ki iman; koltuğun gölgesinde değil, kalbin merkezinde dursun.

Tam da Ramazan’ın eşiğinde, bir muhasebe kapısında duruyoruz. Belki de bu mübarek ay, imkânla savrulan kalplerimizi yeniden istikamete çağıran ilahî bir rahmettir. Sofralarımız büyürken gönlümüz küçülmesin diye… Gücümüz artarken secdemiz eksilmesin diye… İmkânlarımız çoğalırken şükrümüz azalmayın diye… Ramazan bize yeniden kulluğu, yeniden tevazuyu, yeniden “yeterli değilim” demeyi öğretsin. Kalbimizi koltuğun gölgesinden alıp secdenin aydınlığına taşısın. Bu vesileyle siz değerli okuyucularımın ve Ümmeti Muhammed’in Ramazan-ı Şerif’ini en kalbî duygularımla tebrik ediyor; bu mübarek ayın hanelerimize rahmet, gönüllerimize diriliş, milletimize feraset, Ümmeti Muhammed’e birlik, izzet ve uyanış getirmesini Rabbimden niyaz ediyorum.


© Haber Vakti