İran: Suriye Trajedisinin Gölgesinde Bir Hesaplaşma
“Zalimlerden başkasına düşmanlığımız yoktur!”
Sözün başında bir konuyu netleştirelim. Herhangi bir Müslüman için yeryüzünde zulmün ve işgalin sembolleşmiş eşkıyaları olan ABD ve İsrail hakkında iyi niyet ya da hüsnü zan bir yana düşmanlık dışında bir seçenek yoktur. Onların yaptıkları ve yapacakları her cürüm bizim tarafımızdan lanetlenmiş ve reddedilmiştir.
Saldırıya maruz kalan kişi ya da ülkenin milliyet veya dininden önce bu alçak ve utanmaz zalimlerin dünya üzerinde böylesine rahat at koşturmaları bizi rahatsız eder. Yaptıkları işlerin muhatabından bağımsız olarak hukuksuzluk ve suç olduğunda tereddüdümüz yoktur.
Ancak onların bu durumları karşılarında yer alanların faziletini garanti etmez. Yani İran bu zalimler tarafından saldırıya uğramakla temizlenmeyecek kadar kirli ve bir başka zalim rejimdir. Üstelik ABD ya da İsrail ideolojilerinin Müslümanlar arasında yerleşme ve onların dinini ifsat etme ihtimali bulunmazken, İran rejim ihracı yanında mezhep ihracı gibi bir stratejik ajandaya sahip olması nedeniyle oldukça sıkıntılı bir konumdadır.
Ortadoğu’nun kanayan yarası olan ve genellikle İran kaynaklı mezhep temelli çatışmalar ve siyasi müdahaleler, günümüzde sadece askeri birer strateji değil, aynı zamanda derin bir vicdani ve teolojik tartışma alanı olarak karşımıza çıkıyor. İran’ın bölgedeki rolü, Şia itikadı ve Suriye iç savaşındaki müdahilliği üzerinden doğal olarak sert eleştirilerin odağı haline geldi. Bu eleştirilerin temelinde, müttefiklik veya "mezhep kardeşliği" söylemlerinden ziyade, sahada yaşanan ağır insani dramlar ve inanç dünyasındaki derin ayrılıklar yatmaktadır.
Ayrıca İran’ın gerek Afganistan ve gerekse Irak işgallerinde üstlendiği roller de yüz kızartıcı suçlar hanesine yazılı duruyor. Hele başarılı oldukları Irak’ta hem mezhepsel hem de demografik yapıya yönelik tahribatları apayrı bir araştırma konusudur.
Suriye İç Savaşının Ağır Bilançosu ve İran’ın Sorumluluğu
İran yönetiminin, Ali Hamaney liderliğinde Suriye iç savaşında üstlendiği rol, büyük bir insani yıkımı beraberinde getirmiştir. 13 yılı aşkın süre devam eden bu süreçte; 1,6 milyon insanın katledildiği, 3,5 milyondan fazla kişinin yaralandığı ve 12 milyon insanın vatanını terk etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bu tablo içinde 2 milyon çocuğun yetim kalması, Halep’te, Duma’da veya Dera’da uygulanan soykırım girişimleri ve on binlerce kadının zindanlarda veya sistematik tecavüzlere maruz kalarak yaşamını yitirmesi, vicdanlarda izi silinmeyecek derin yaralar açmıştır.
Tüm dünyanın gözü önünde Suriye’nin kadim Sünni beldelerinden yerli halk sürgünle soykırım arasında bir tercih yapmaya zorlanmış ve büyük bir kısmı dönemin görece güvenli Kuzey Suriye topraklarına göç etmek zorunda kalmıştır.
Kaynaklarda vurgulanan en trajik noktalardan biri de bu süreçte kadınların ve çocukların maruz kaldığı insanlık dışı muamelelerdir. Lübnan’a sığınan kadınların satılması, fuhuş mafyalarının eline düşmesi ve yerin yedi kat altında kurulan işkence merkezlerinde yaşananlar, "ilahi adalet" önünde mutlak bir karşılık bulacağı düşünülen bir vahşet olarak tanımlanmaktadır.
Bu sistematik saldırılar........
