Yavaşla kardeşim
Kalbindeki taşkınlıkları duyuyorum…
Haykıran sözlerin içinden yükselen öfkeyi, kırgınlığı ve bir sürü Müslümanın içinde bulunduğu o derin travmayı hissediyorum. Bu sadece senin değil, bu coğrafyada yaşayan milyonların ortak yükü. Ama kardeşim… tam da bu yüzden yavaşlamamız gerekiyor.
Çünkü hızlandıkça genelliyoruz.
Genelledikçe adaleti kaybediyoruz.
Bugün çok kolay cümleler kuruyoruz:
“Ama Kürtler…” diye başlıyoruz.
Ve örgütün yaptığı bütün terörist vakaları bir millete yüklüyoruz.
Oysa şunu açıkça biliyoruz:
PKK ne kadar terörist bir örgütse, DHKP-C de o kadar terörist bir örgüttür.
İdeolojileri farklı olabilir, beslendikleri kaynaklar farklı olabilir… ama sonuç aynıdır: kan, gözyaşı ve parçalanmış hayatlar.
DHKP-C’nin ve benzeri sol yapıların Türkiye’ye verdiği zararlar da en az PKK kadar derindir. Devlet görevlilerinden sivillere kadar birçok insan bu yapıların hedefi olmuştur. Ama biz bu örgütleri konuşurken hiçbir zaman “Türkler”, “solcuların tamamı” ya da başka bir topluluğu toptan suçlamıyoruz.
Peki neden söz konusu Kürtler olduğunda bu denge kayboluyor?
Bir Müslüman Kürt kardeşim konuşurken yavaşlıyor.
Cümlesini tartarak kuruyor.
Acısını anlatırken bile genelleme yapmamaya özen gösteriyor.
DHKP-C’yi anlatırken dönüp bütün Türkiye Müslümanlarını suçlamıyor.
Kardeşim yavaşlıyor cümleye…
Ama hemen arkasından “Araplar bizi sattı” diye devam ediyor.
Bir anda milyonlarca insanı tek bir tarihsel kırılmanın içine sıkıştırıyoruz.
Oysa tarih dediğin şey; tek bir cümleyle açıklanamayacak kadar karmaşık, çok katmanlı ve çoğu zaman da manipülasyona açık bir alandır.
Evet, bu coğrafyada ihanetler de oldu, hatalar da yapıldı.
Ama aynı coğrafyada sadakat de vardı, kardeşlik de vardı, birlikte verilen mücadeleler de…
Bugün hâlâ aynı kıbleye dönen, aynı kitaba inanan, aynı peygamberin ümmeti olan insanları; birkaç sloganla, birkaç öfke cümlesiyle birbirine düşman edemeyiz.
Çünkü bu dil… hakikatin dili değil.
Bu dil, yaralanmış ama iyileşmeyi reddeden bir ruhun dilidir.
Bak daha geniş düşünelim:
Dünyanın neresine gidersen git, benzer bir tuzak kuruluyor.
Bir suç işleniyor, sonra o suç bir kimliğe yapıştırılıyor.
Bir örgüt ortaya çıkıyor, sonra o örgüt bir millete mal ediliyor.
Ve insanlar fark etmeden bu oyunun parçası haline geliyor.
İşte en tehlikeli nokta burası.
Çünkü bir Müslüman için ölçü nettir:
Kardeşlik ise pazarlık konusu değildir.
Ama biz ne yapıyoruz?
Öfkemizi hakikatin önüne koyuyoruz.
Travmalarımızı adaletin yerine geçiriyoruz.
Ve sonra da “neden ayrışıyoruz?” diye soruyoruz.
Çünkü biz, başkalarının hatasını kendi yanlışımızla düzeltemeyiz.
Bu ülke çok şey yaşadı.
Terör gördü, ihanet gördü, manipülasyon gördü.
Ama en büyük tehlike hiçbir zaman dışarıdan gelen saldırılar olmadı.
En büyük tehlike, içeride kurulan bu yanlış dil oldu.
kardeşi kardeşe düşürür,
haklıyı haksız yapar,
ve en sonunda herkesi yalnız bırakır.
Cümle kurarken yavaşla.
Hüküm verirken yavaşla.
Bir milleti suçlarken iki kere düşün.
Çünkü hakikat aceleye gelmez.
Adalet öfkeyle kurulmaz.
Ve kardeşlik… genellemelerle ayakta kalmaz.
Eğer gerçekten güçlü olmak istiyorsak,
önce dilimizi düzeltmek zorundayız.
Çünkü dil düzelmeden ne zihin düzelir,
ne de bu travmalar sona erer.
Belki o zaman gerçekten birbirimizi duymaya başlarız.
