BİR ŞEHRİN SESSİZ YALNIZLIĞI: ELÂZIĞ
Bir şehir ne zaman yabancılaşır kendine?
Sokakları hâlâ yerinde dururken, dağları aynı ufukta beklerken, rüzgârı yine bildiğimiz yönden eserken…
İnsan yine de sorar bunu.
Çünkü yabancılaşmak çoğu zaman yıkılmakla değil; sessizce, fark ettirmeden unutmakla başlar.
Ben bu sorunun cevabını en çok Elâzığ için düşündüm.
Çünkü Elâzığ benim için yalnızca bir şehir değildir.
Çocukluğumun hayali, gençliğimin adımları, bir akşamüstü ışığının içimde bıraktığı izdir.
Yıllar geçer, sokaklar değişir, yüzler eksilir; ama bazı şehirler vardır ki insan onlardan uzaklaşsa bile içinden hiç çıkamaz.
Elâzığ benim için biraz böyledir.
Eskiden şehir acele etmezdi.
Zaman bugünkü gibi koşturmaz, gün kendi ritmiyle akardı.
Yaz akşamları kapılar erken kapanmaz, sohbetler yarım bırakılmazdı.
Bir eve misafir gidildiğinde “kaçta kalkalım” diye düşünülmezdi; saat değil, hâl hüküm sürerdi.
Sobanın başında anlatılan bir hikâye bütün bir akşamı alabilir, kimse bundan sıkılmazdı.
Çünkü şehir insanını tanırdı; insan da şehrine benzerdi.
Mahalleler birbirini bilirdi.
İnsanlar yalnızca isimle değil, hikâyeleriyle tanınırdı.
Kimin hangi evde doğduğu, kimin babasının hangi dükkânı işlettiği, kimin hangi türküde duygulandığı konuşulurdu.
Bir selam, bir kapı tokmağı, bir “buyur” başlı başına bir şehir kültürüydü.
Şehir insanını saklamazdı; insan da şehirden kaçmazdı.
Bugün Elâzığ, geçmişiyle arasına görünmez bir mesafe koymuş bir şehir gibi duruyor.
Ne tamamen kopmuş ne de sahiden sahip çıkılmış bir tarih…
Bu........
