ACIYI GÖSTERİŞE DÖNÜŞTÜRMEYİN! TAZİYELERİ İSRAF SOFRASINA ÇEVİRMEYİN
Son birkaç haftadır Palu ve Kovancılar’da vefat eden kıymetli hemşehrilerimizin, tanıdıklarımızın taziyelerine katıldık.
Hepsine Allah Ahmet etsin, mekânları Cennet olsun.
Her taziye, bir insanın ardından edilen dua, paylaşılan hüzün ve yaşanan ortak acının en samimi mekânı olmalıdır. Ne yazık ki bugün bu kadim geleneğimiz fark ettirmeden bambaşka bir yöne sürükleniyor.
Taziye; gösteriş yeri değildir.
Taziye; ikram yarışı değildir.
Taziye; insanların karnını doyurma değil, gönlünü teselli etme makamıdır.
Yıllardır örf ve din adına savunulan bazı yanlışlar, bugün taziyeleri gerçek anlamından uzaklaştırmış; dua meclislerini adeta birer organizasyona çevirmiştir.
Eskiden taziyeler üç gün sürerdi.
Sabah başlar, ikindi namazından sonra ziyaretçiler dağılırdı. Bunun hikmeti belliydi. Acılı aile biraz nefes alsın, biraz dinlensin istenirdi. Üçüncü gün ikindi namazından sonra Kur'an-ı Kerim okunur, Yasin-i Şerif tilavet edilir, hatim duaları yapılır ve taziye sona ererdi.
İletişim imkânlarının bugünkü kadar gelişmediği dönemlerde vefatı sonradan öğrenenler günler sonra gelip başsağlığı dilerdi. Buna da “hatıra gelmek” denirdi.
Taziye evlerinde yemek meselesi de belli bir edep ve ölçü içerisindeydi.
Komşular, akrabalar ve dostlar yemek getirirdi. Çünkü acısını yaşayan aileye mutfak yükü yüklenmezdi. Gönderilen yemekler yalnızca ev halkına ve şehir dışından gelen misafirlere ikram edilirdi.
Taziyeye gelenler ise bunun dinî hassasiyetini bilir, yemek saatlerinde özellikle gitmez, gitseler bile sofraya oturmazlardı. Çünkü taziye evinde yiyip içmenin mekruh olduğu toplumun ortak kabulüydü.
Bu konuyu daha önce, 26 Ocak 2026 tarihinde gazetemizde yayımlanan “Acının Üstüne Sofra Kurulur mu?” başlıklı yazımızda ayrıntılı şekilde ele almış, yetkilileri göreve davet etmiştik.
Ne yazık ki geçen zaman içinde yanlışlar düzelmedi, düzeltilmedi.
Şimdi çok daha vahim bir uygulamayla karşı........
