47 YIL SONRA İTÜ ENERJİ ENSTİTÜSÜ'NE DÖNÜŞ
1. BİR HAYALİN BAŞLANGICI (1977–1979)
22 Haziran 2026 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi Enerji Enstitüsü'nü ziyaret ettiğimde, aslında sadece eski bir eğitim kurumunu ziyaret etmiyordum. Yaklaşık yarım asır önce hayatımın yönünü değiştiren, akademik ve mesleki kimliğimin şekillendiği yere geri dönüyordum.
İnsan hayatında bazı kurumlar vardır; yalnızca diploma alınan yerler değildir. İnsan karakterini, düşünce biçimini ve meslek anlayışını şekillendirirler. İstanbul Teknik Üniversitesi Nükleer Enerji Enstitüsü benim için işte böyle bir yerdi.
Türkiye'nin nükleer enerji konusunda büyük hayaller kurduğu yıllardı. Henüz genç bir makine mühendisi olarak İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü'nde yüksek lisans eğitimime başladığımda, önümde beni nasıl bir geleceğin beklediğini bilmiyordum. Ancak bildiğim tek şey, dünyanın en ileri teknolojilerinden biri olan nükleer teknoloji alanında çalışma fırsatı yakalamış olduğumdu.
En büyük şansım ise yalnızca öğrenci olmam değildi.
Aynı zamanda Enstitü bünyesinde inşa edilmekte olan TRIGA MARK II Araştırma Reaktörü'nün montaj çalışmalarında makine mühendisi olarak görev alıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar büyük bir ayrıcalık olduğunu daha iyi anlayabiliyorum.
Çünkü bizler yalnızca kitaplardan nükleer reaktör öğrenmiyorduk.
Sabah sınıflarda reaktör fiziği, reaktör teknolojisi, termodinamik, radyasyon fiziği ve nükleer mühendislik dersleri görüyor, öğleden sonra ise baretimizi takıp reaktör binasına girerek öğrendiklerimizi uygulamaya dönüştürüyorduk.
Her gün teori ile pratiği aynı anda yaşayabiliyorduk.
Bugün dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde bile mühendislik eğitiminin ulaşmaya çalıştığı model aslında buydu.
Biz bunu yaklaşık elli yıl önce yaşayabilmiş şanslı insanlardandık.
Reaktör binası adeta ikinci evimiz olmuştu.
Çelik konstrüksiyonlar yükseliyor, boru sistemleri döşeniyor, vanalar monte ediliyor, deney sistemleri kuruluyor, elektrik ve kontrol sistemleri adım adım tamamlanıyordu.
Her gün yeni bir parçanın yerine oturduğunu görmek büyük bir heyecan veriyordu.
Henüz çalışmayan bir reaktörün birkaç ay sonra Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nden sonra Türkiye'nin ilk araştırma reaktörlerinden biri olarak hizmet vereceğini bilmek, biz genç mühendisleri inanılmaz derecede motive ediyordu.
Montaj sürecinde birlikte çalıştığımız insanlar bugün hâlâ hafızamda ilk günkü kadar canlıdır.
Yüksek lisans tez danışmanım Prof. Dr. Nejat Aybers, yalnızca akademik danışmanım değildi; aynı zamanda mühendislik disiplinini ve bilimsel düşünceyi öğrendiğim örnek aldığım hocalarımdan biriydi. Kendisi ile “Karadeniz ve Van Gölü’ndeki Uranyumu Çıkartma Yöntemleri” başlıklı yüksek lisans tezimi hazırlamıştım.
Merhum Prof. Dr. Hasbi Yavuz ve merhum Prof. Dr. Ahmet Bayülken, Enstitü'nün değerli hocaları arasında yer alıyordu.
Teknisyen Muhittin Okka ise laboratuvarların görünmeyen kahramanlarından birisiydi.
Onlardan yalnızca teknik bilgi değil, iş disiplini ve meslek ahlakını da öğrendik.
O yıllarda birlikte çalışma fırsatı bulduğum veya ders aldığım Prof. Dr. Melih Geçginli, Prof. Dr. Beril Tuğrul, Prof. Dr. Erdinç Ergü, Prof. Dr. Tolga Yarman ve daha birçok değerli hocamız da genç araştırmacılar olarak Türkiye'nin nükleer enerji alanındaki geleceğini şekillendirmeye çalışıyorlardı.
Biz öğrenciler ise büyük hayaller kuruyorduk.
Türkiye kısa süre içerisinde nükleer santraller kuracak, bizler de bu santrallerde görev alacaktık.
O günlerde hemen herkesin konuştuğu proje Akkuyu Nükleer Santrali idi.
Bizlere göre 1985 yılına gelindiğinde Akkuyu'da ilk nükleer santral çalışıyor olacak ve bizler de mezun nükleer mühendisler olarak orada görev yapacaktık.
Kim bilebilirdi ki aradan neredeyse yarım yüzyıl geçecek, Akkuyu ancak o zaman inşa edilmeye başlanacaktı?
Hayat bazen insanın planladığından çok farklı ilerliyor.
Ancak o yıllarda geleceğe umutla bakıyorduk.
Ayazağa Kampüsü de bugünkü görüntüsünden çok farklıydı.
İstanbul Teknik Üniversitesi'nin bugünkü dev yerleşkesi henüz oluşmamıştı.
İlk taşınan birimlerden biri Nükleer Enerji Enstitüsü olmuştu.
Çevrede çok az bina vardı.
Ağaçların büyük bölümü henüz dikilmemişti.
Bugünkü yemyeşil kampüs yerine oldukça boş bir arazi uzanıyordu.
Sonraki yıllarda Gümüşsuyu'ndaki fakülteler ve diğer akademik birimler peş peşe Ayazağa'ya taşınacak, bugün bildiğimiz büyük İTÜ kampüsü ortaya çıkacaktı.
Biz ise bütün bu dönüşümün en başındaki kuşağın bir parçasıydık.
Aylar süren yoğun çalışmaların ardından beklenen gün geldi.
Mart 1979'da TRIGA MARK II Araştırma Reaktörü ilk kez kritik oldu.
Bir nükleer reaktörün kritik olması, zincirleme fisyon reaksiyonunun kendi kendini sürdürebilecek dengeye ulaşması anlamına gelir.
O an, yalnızca teknik bir başarı değildi.
Türkiye'nin bilim tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.
Kontrol odasında yaşanan heyecanı bugün bile unutamıyorum.
Dedektörlerden gelen sesler...
Kontrol panellerindeki göstergeler...
Reaktör gücünün (250 KW Termal güç) yavaş yavaş yükselmesi...
Herkes nefesini tutmuş göstergeleri izliyordu.
Reaktör havuzunda oluşan o büyüleyici açık mavi ışık...
İlk kez Çerenkov ışımasını kendi gözlerimizle görüyorduk.
2. REAKTÖRÜN AÇILIŞI VE YARIM ASIR SONRA AYNI KORİDORLARDA YENİDEN YÜRÜMEK
Mart 1979'da reaktörün ilk kez kritik olması, aslında uzun ve meşakkatli bir yolculuğun en önemli dönüm noktalarından biriydi. Ancak bu sürecin kamuoyuna yansıyan en anlamlı günü, hiç kuşkusuz 22 Haziran 1979 tarihinde gerçekleştirilen resmi açılış töreniydi.
O gün Enstitü adeta bayram yerine dönmüştü.
Aylar boyunca büyük bir özveriyle çalışan mühendisler, teknisyenler, araştırmacılar ve akademisyenler artık emeklerinin karşılığını görmenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Türkiye'nin kendi araştırma reaktörlerinden birinin başarıyla hizmete girmesi yalnızca İTÜ için değil, ülkemizin bilim ve teknoloji tarihi açısından da önemli bir kilometre taşıydı.
Ben de o tarihi günün tanıkları arasındaydım.
Henüz meslek hayatının başındaki genç bir makine mühendisi olarak, montajında görev aldığım reaktörün açılışını görmek........
