MODERN DÜNYANIN EN BÜYÜK YIKIMI: AİLE
Tarih boyunca bu topraklarda aile her zaman önemli olmuştur.
Dünyaya geldiğimizde bizi kucaklayan, dünyayı tanıtan; genç yaşta hayata tutunmamızı sağlayan, bize yol çizen ve büyüdüğümüzde bile sığınabileceğimiz en temel zemin ailedir.
Bizde aile, yalnızca aynı ebeveynlerden olan bireylerin oluşturduğu geçici ve zorunlu bir birliktelik değildir. Bilakis aile; ömür boyu aynı sofrayı paylaşan, aynı dertleri yüklenen, aynı hikâyeyi sürdüren bir bütünlüktür. Bu yüzden bu topraklarda aile, bir tercih değil; bir zorunluluk, hatta bir varoluş biçimi olarak görülmüştür.
Bir toplumun varlığını sağlıklı şekilde sürdürebilmesinin en temel şartlarından biri güçlü bir aile yapısına sahip olmasıdır. Nitekim işsiz kalan bir gencin sokakta kalmamasını, dolayısıyla suça sürüklenmemesini sağlayan en önemli unsur aile bağlarıdır. Bizde evlenen gençler iş bulamadığında ya da ekonomik zorluk yaşadığında, her iki tarafın anne babası onlara kol kanat gerer; çoğu zaman bir ömür boyu destek olur. Bu durum, başka toplumlarda görülen sosyal patlamaların önüne geçen en önemli etkenlerden biridir.
Yaşlanan anne babaların bakımını üstlenmek, onlara şefkatle yaklaşmak da genç kuşaklar için hem onurlu hem de anlamlı bir sorumluluktur. Aynı şekilde, psikolojik bir çöküş yaşayan birey için ilk sığınak çoğu zaman terapi merkezleri değil; annesinin sesi, babasının omzudur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Aile, bireyin hayatındaki görünmez bir sigorta sistemi gibidir. Devletin ya da herhangi bir kurumun dolduramayacağı boşlukları sessizce, sevgiyle ve şefkatle doldurur.
Sosyolojik açıdan bakıldığında aile, yalnızca bireyi koruyan bir yapı değil; aynı zamanda toplumsal düzenin taşıyıcı kolonudur. Toplumsal, millî ve manevî değerler ilk olarak burada aktarılır; sınırlar burada öğrenilir, sorumluluk bilinci burada inşa edilir. Güçlü aile yapısına sahip toplumlarda suç oranlarının daha düşük olması, dayanışma kültürünün daha güçlü olması ve bireylerin krizlere karşı daha dirençli olması tesadüf değildir.
Ancak modern dünyada bu yapı, özellikle kapitalist düşüncenin etkisiyle sistematik biçimde zayıflatılmaktadır.
Eskiyi hatırlayanlar bilir: Geçmişte alışverişlerde seçim ve karar çoğunlukla aileye aitti. Özellikle kız çocuklarında anneye, erkek çocuklarında babaya danışılırdı. Aile birlikte alışverişe gider, ihtiyaçlar belirlenir ve çoğu zaman yılda bir-iki kez, genellikle bayramlarda toplu alışveriş yapılırdı. Diğer zamanlarda ise alınan eşyalar eskimeden değiştirilmezdi.
Oysa bu durum kapitalist sistemin arzuladığı bir tablo değildir. Aksine kapitalizm, ailedeki her bireyin ayrı ayrı tüketmesini, daha fazla harcamasını ister. Bu nedenle kapitalizm, doğası gereği bireyi merkeze alır. Çünkü birey tek başına kaldığında daha kolay yönlendirilen, daha çok tüketen ve daha az direnen bir varlığa dönüşür.
Güçlü aile bağları ise bireyin kararlarını tek başına almasını zorlaştırır; tüketim alışkanlıklarını sınırlar ve paylaşmayı öğretir. Bu yüzden kapitalist düzen için ideal birey; ailesine değil kendine yatırım yapan, dayanışma yerine rekabeti benimseyen, “biz” yerine “ben” diyen bireydir.
Bu anlayışla yetişen modern insan ise çoğu zaman aile bağları zayıf, aşırı tüketen, sınırları belirsiz, daha bencil ve rekabetçi bir karaktere bürünmektedir.
Modern yaşamın dili de bunu açıkça yansıtır: “Kendi ayaklarının üzerinde dur”, “kimseye bağlı olma”, “önce kendini düşün”… İlk bakışta özgürlük gibi görünen bu söylemler, zamanla bireyi köklerinden koparan bir yalnızlığa sürükler. Çünkü insan tamamen bağımsız bir varlık değil; anlamını ilişkiler içinde bulan sosyal bir varlıktır.
Aile bağlarının zayıfladığı bir toplumda ortaya çıkan tablo ise oldukça çarpıcıdır. Öncelikle psikolojik düzeyde bir çözülme başlar. Yalnızlık, depresyon ve anksiyete gibi sorunlar artar. İnsanlar en zor anlarında sığınacak bir liman bulamadıkça profesyonel destek arayışına yönelir; ancak bu destekler, aile sıcaklığının yerini tam anlamıyla dolduramaz.
Sosyolojik düzeyde ise daha derin bir kırılma yaşanır. Kuşaklar arasındaki bağlar kopar, kültürel aktarım zayıflar. Yaşlılar yalnızlaşır, gençler yönsüzleşir. Toplum; güçlü bağlar yerine gevşek ve kırılgan ilişkiler üzerine kurulu bir yapıya dönüşür. Bu da güven duygusunun azalmasına, bireyler arasındaki mesafenin artmasına ve nihayetinde toplumsal çözülmeye yol açar.
Bugün aynı evin içinde yaşayan ama birbirine dokunmayan insanlar, aynı sofrada oturup farklı ekranlara bakan bireyler bu dönüşümün en somut göstergesidir. Fiziksel yakınlık sürerken duygusal uzaklık derinleşmektedir.
Oysa güçlü bir toplumun yolu güçlü bireylerden değil, güçlü bağlardan geçer. Ve bu bağların en temeli ailedir. Aileyi zayıflatan her düşünce, uzun vadede toplumu zayıflatır. Aileyi güçlendiren her adım ise sadece bireyi değil, geleceği de korur.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Bizi güçlü kılan gerçekten ne? Tek başına ayakta durabilmek mi, yoksa düştüğümüzde bizi kaldıracak bir elin varlığı mı?
Bir sonraki yazımda buluşmak dileğiyle. Hoşça kalın. Sevgiyle kalın.
