Kendi Kendimizi Nasıl Harcıyoruz?
Etrafımıza bir bakalım. Eskiden dervişler dünyadan el etek çekerdi; şimdi herkes kendi hayatının CEO’su, yani patronu olmaya çalışıyor. Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakıyor, günümüzü planlıyor, kendimizi geliştiriyor, daha çok çalışıyor, daha çok kazanıyor, daha iyi görünmeye uğraşıyoruz. Yetmiyor; bütün bunları yaparken bir de mutlu görünmemiz gerekiyor.
Büyük fabrikalar, kalabalık mahalleler, kapı önünde oturup birbirinin derdini dinleyen insanlar, omuz omuza verilen günler yavaş yavaş geride kaldı. Şimdi başka bir çağdayız. Herkesin kendi hayatından sorumlu tutulduğu, başarının kişisel bir meziyet, başarısızlığın ise kişisel bir kusur gibi görüldüğü bir çağ. Eskiden patronlar bizi fabrikalarda çalıştırırdı. Şimdi ise fabrika cebimize, evimize, hatta zihnimize kadar girdi. Dijital dünya bize sürekli aynı cümleyi fısıldıyor: “Kendi işinin patronu ol. Zamanını kendin yönet. Kendinin en iyi versiyonuna ulaş.”
Kulağa özgürlük gibi geliyor, değil mi?
Oysa bazen bunun anlamı, insanın kendisine hiç izin vermeden çalışmasıdır. Tatilde bile e-postalara bakmak, gece yatmadan önce ertesi günün yapılacaklar listesini düşünmek, dinlenirken bile “Bugün yeterince verimli oldum mu?” diye kendini sorgulamak…
Böylece insanın içinde tuhaf bir patron ortaya çıkıyor. Sabah bizi işe kaldırıyor, akşam hesap soruyor, hafta sonu bile performans değerlendirmesi yapıyor. Üstelik bu patronun adı da çoğu zaman “ben”.
Kendi kendimizin hem efendisi hem de kölesi oluyoruz.
Byung-Chul Han’ın sözünü ettiği “yapabilirsin” dünyası tam da burada başlıyor. Artık kimsenin bizi zorlamasına gerek yok. “Daha........
