BU DA BENİM E MUHTIRA'M OLSUN
Cumhuriyetin Mustafa Kemal Atatürk ile yönetildiği ve kalkınmanın, ekonomik büyümenin, tarihi rekorlar kırdığı 1938 yılına kadar olan dönem hariç; krizlerle, buhranlarla, darbelerle, toplumsal bölünmüşlük ve siyasi çekişmelerle uğraşmak ile geçti Türk Mileti’nin her günü.
1928'lere gelindiğinde 1 Türk Lirası 1 Amerikan dolarından daha değerliydi.
1927'lerde kendi uçağını üreten bir ülkeydi. Demir çelik fabrikaları, iplik ve kağıt fabrikaları, köprüler, demir yolları vs.. baş döndürücü bir hızla gelişiyor ve ilerliyordu genç Türkiye Cumhuriyeti.
Atatürk dönemi hem devlet otoritesinin hem caydırıcılık gücünün zirve yaptığı bir dönemdi. Burada elbet en önemli olan şey Atatürk'ün sahip olduğu üstün liderlik vasıflarının belirleyici rolüydü.
Atatürk sonrası yönetimlerin ve siyasetçilerin liderlik ve siyasi zaafları başta dış mihrakların olmak üzere iç düşmanların da iştahını kabartmıştı. Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Atatürk döneminde yitirdikleri alan ve boşlukları bir şekilde doldurmak zorundaydılar.
Ne de olsa karşılarında Atatürk gibi ne bir siyasi lider ne de üstün bir deha vardı. İşleri daha kolaydı anlayacağınız.
Yavaş yavaş hazırlıklar yapılmaya başlanmış, önce siyaset sonra toplum kutuplaştırılmaya başlanmıştır.
Çok geçmeden 1960’lara gelindiğinde, bu ülkede bir başbakan yapılan askeri darbe ile dar ağacına götürülerek idam edilmiştir.
Bu cumhuriyet döneminin aynı zamanda ilk darbesi oluyordu.
Sonrasında yeniden bir toparlanma dönemi söz konusu idi Ecevit ve Erbakan ile birlikte.
İlk milli otomobil ve yerli motoru bu dönemde yapıldı.
Lakin ayak oyunları bitmek bilmiyordu malum iç ve dış darbeci zihniyetin.
Her türlü karalama propagandası ile deposunda benzin olmadan çalıştırılmaya çalışılan bir arabaya yürümüyor denilerek ve bu algıyı toplumun her kesimine yayarak bu hayati projenin çöpe atılmasında ve rafa kaldırılmasında yine çıban başı oldular.
Sonrasında yılmayan Ecevit ve Erbakan hükümeti bugün hala kullandığımız birçok dev fabrikayı hayata geçirerek ülke ekonomisini ayağa kaldırmaya çalıştılar. 1974’e gelindiğinde, “Yavru Vatan KuzeyKıbrıs” rum işgalinden kurtarılmak üzere harekete geçilecek ve o sağlam iradeyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kurulacaktı.
Bu üstün başarı elbet “fazla oldunuz” dedirtecekti malum darbeci ve arkasında olan güçlere. 1970’lerin sonlarına doğru toplum siyasi farklılıkları üzerinden kaşınarak ve sağ-sol ayrımı yapılarak biribirine düşürülecek ve mevcut zemin sağlandıktan sonra darbe yapılacaktı.
Ki 1980 yılına girildiğinde sağ ve sol anlayıştan binlerce insan birbirini öldürmüş bir o kadarı da tutuklanarak hapishanelerde işkence görerek, ceza çekmiştir.
Bunların içinde dönemin en önemli siyasetçileri de aynı kaderi yaşamıştır.
Ülkenin yeniden kolu kanadı kırılmış, ekonomiyle birlikte toplumsal huzur da yerle bir edilmiştir.
Yine yeni bir toparlanma arayışına içinde iken toplum ve siyaset, bir yandan terör belası hortlatılmış bir yandan da ekonomik sıkıntılarla yüzyüze bırakılmıştır malum güçler tarafından.
Çoklu koalisyon hükümetleri 1990’lı yılların kaderi olmuştur adeta.
Bunlardan biri de yine Refahyol hükümeti idi. Merhum Başbakan Necmettin Erbakan başbakanlığında kurulan hükumet, daha ilk aylarında o ekonomik krizlerin zirve yaptığı bir ortamda harikalar yaratıyor, toplum kesimlerinin ücretlerine yapılan rekor orandaki zamlarla adeta gelecek yıllarda yaşanacak ekonomik sıçramanın ve büyümenin sinyalleri veriliyordu.
Toplum ekonomik anlamda ciddi bir ferahlama yaşıyordu uzun süreli kriz dönemlerinden sonra.
Tabi bu da yine birilerini rahatsız ediyordu.
Bu toplum ilerlememeli, krizlerle, yoklukla, darbelerle hep geriye götürülmeliydi.
Bu seferki bahane din argümanıydı.
Bunun üzerinden algı oluşturulmalı, topluma bu korku üzerinden propaganda yapılmalıydı.
O dönemki medya da bunun taşeronluğunu üstlenmişti adeta.
Ordunun başındaki üst düzey komutanlar çıkıp bildiriler okuyor, milletin seçtiği hükümete yani iradesine “e muhtıra” ile meydan okuyordu.
Toplumun büyük bir çoğunluğunun dini ve geleneksel hassasiyetlerine dokunuluyor, dil uzatılıyor hatta kurumlar başta olmak üzere baş örtülü hanımlar ve onların aileleri fişlenerek adeta cadı avına çıkılıyordu.
Bu durum her geçen gün toplumun en büyük kesimini oluşturan Müslüman Halkı ciddi şekilde rahatsız ediyordu.
Nasıl olur da bir ordu kendi milletine ve değerlerine bu kadar düşman olurdu.
İşin içinde Amerika, İsrail, İngiliz ve iç işbirlikçileri olur da olmaz mıydı.
Medya da ellerinde olunca istedikleri gibi top koşturuyorlardı adeta.
Tarihler 1997 yılının 28 Şubat gününü gösterdiğinde ordu milletine karşı tankları sokaklarda yürütüyor, komutanlar televizyon kanallarında tehdit üstüne tehditler savuruyor, Türk Milleti’nin kendi iradesiyle seçtiği bir hükümete yine Türk Milleti’nin kendi öz ordusu posta koyuyordu.
Hazırladıkları bildiriyi hükümete zorla imzalatmaya çalışıyorlardı.
Oysa bu ülkede hükümetleri seçecek olan da indirecek olan da yine bu milletin kendisiydi.
Bir şeyi ancak bu millet dayatabilir veya isteyebilirdi seçtiği hükümetten.
Bu; milletin iradesine saydığımız güçlerin ordu eliyle yaptığı bir karşı koyuş, bir indirme operasyonu idi.
O gün belki bu millet aklı selim davranıp, daha fazla karışıklık çıkmaması, malum güçlerin arzuladıkları ortamın oluşmaması adına sustu.
Ekmeklerine yağ sürmedi avuçlarını ovuşturanların.
Bundan sonra da bu güçler elbette rahat durmayıp çağın şartlarına göre yeni darbe yöntemleri geliştireceklerdir.
Kim bilir; belki bu yeni darbenin adı dijital darbe, belki uydu, belki uzay, belki de nükleer darbe olacaktır.
Adı ne olursa olsun tasarladıkları darbelerin, şekli ne olursa olsun, karşılarındaki irade yine aynı sağlam irade olacaktır.
Bu millet öyle bir millet ki, normali de postu da iyi bilir.
Bu millet, dostunu ve düşmanını da iyi bilir.
Acıya, darbeye, her türlü ayak oyunlarına bağışıklık kazanmış bir milleti, argümanınız ne olursa olsun, işbirlikçileriniz kim olursa olsun yıldıramayacaksınız.
Kendinize başka kapı arayın çökecek, başka yürek arayan baş edecek.
Ve başka millet arayın boynuna tasma geçirecek.
Bu millet asla esaret kabul etmez.
Şairin de dediği gibi; “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”
Dörtlüğü, bu milletin ruhunu yansıtan en kıymetli dizelerdir.
Bu millete darbe yapacakların, bu dizeleri tekrar tekrar okuyup, düşüncelerini yeniden gözden geçirmelerini tavsiye ederim.
Bu da benim hainlere, e-muhtıra’m olsun. Yeni yazılarda buluşmak ümidiyle.
Yazar: Cebeli Yerlikaya
