KADİR İNANIR’IN ARDINDAN BİR ELEJİ
Bazı insanlar ölmez; bir mevsim çekilir dünyadan.
Arkalarında, dallarına çocukluğumuzu astığımız ulu çınarlar gibi serin gölgeler bırakırlar.
Sonra bir gün o gölge çekilir; güneş aynı güneştir ama artık yakar.
Çünkü insanı koruyan sadece ağaç değildir; hatıralardır.
Bugün Türk sinemasının göğüne asılı son kandillerden biri daha söndü.
Bir çınar devrildi...
Yalnızca bir sanatçı değil, Anadolu'nun vicdanı, Karadeniz'in asi dalgalarından kopup gelen bir kaya parçası, bu toprağın suskun onuru toprağa döndü.
Yeşilçam'ın perdesi uzun zamandır eski filmlerini oynamıyordu.
Şimdi ise makine tamamen sustu. Projektörün ışığı duvara değil, hafızalarımıza vuruyor artık.
Koltuklarda yalnızca hatıralar oturuyor.
Çünkü bazı insanlar filmlerde oynamaz; bir milletin hafızasında yaşar.
Kadir İnanır öyleydi.
Onun sineması yalnızca hikâye anlatmadı.
Her filminde Anadolu'nun çatlamış elleri, yoksulluğun sessiz çığlığı, namusun ağır yükü, sevdanın bedeli ve adalet arayışının sancısı perdeye yansıdı.
Her karakteri, insan ruhunun başka bir yarasını taşıyan gezgin bir derviş gibiydi.
Selvi Boylum Al Yazmalım (Tutku ve Emek)
İstanbullu kamyon şoförü İlyas...
Asya’nın hayatına bir fırtına gibi giren o dürtüsel, bencil ama sarsıcı aşk, trajik bir yıkımla son buldu.
Sinema tarihi, onun bittiği yerde şu didaktik hakikatle sarsıldı:
“Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti...”
O cümle, bir film repliği olmaktan çıktı; vicdanın anayasasına dönüştü.
İlyas, filmin sonunda geçmişin hatalarından arınmış olgun bir adama dönüşse de, kaybolan aileyi geri getiremeyen o trajik kahraman olarak hafızalara kazındı.
Deprem filminde insan ihtiraslarının sarayını birkaç saniyede yerle bir eden tabiat, kibri diz........
