menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan’a: İçsel Hakikatin Kıyısından Bir Sesleniş GÖRÜNMEYEN ZEMİN

7 0
01.05.2026

Merhaba, Sizi yaklaşık kırk yıldır okuyan, izleyen ve anlamaya çalışan biri olarak yazıyorum. Bu uzun zaman boyunca ortaya koyduğunuz düşünsel çabanın; siyaset, tarih ve coğrafya ekseninde geliştirdiğiniz çözümlemelerin önemli bir derinlik taşıdığını görüyorum.

Özellikle Kürtler üzerine yaptığınız açılımlar, bastırılmış bir kimliğin yalnızca politik değil; kültürel, tarihsel ve varoluşsal boyutlarını da görünür kılma çabası, kendi içinde ciddi bir kırılma yaratmıştır. Bir halkın inkâr edilen diline, hafızasına, varlığına dönük geliştirdiğiniz yaklaşım; kimi zaman bir Önder, kimi zaman bir politik anlatıcı, kimi zaman da bir arayış insanı olarak çok katmanlı bir etki üretmiştir. Bu yönüyle bakıldığında; ortaya koyduğunuz şey sadece siyasal bir teori değil, aynı zamanda kültürel, kimliksel ve hatta yer yer sezgisel derinliği olan bir açılım niteliği taşır.

Ama ben yine de bunları söylemek için yazmıyorum. Çünkü eğer bütün bu açılımlar, bu yoğun emek ve bu derinlik gerçekten yeterli olsaydı; bugün hâlâ süren bu tıkanmalar, bu eksiklik hissi ve bu çözümsüzlük hâli bu kadar belirgin olmazdı. Tam da bu yüzden, meseleye başka bir yerden bakma ihtiyacı doğuyor.

Bir insan, ömrünü bu düzeyde bir sorgulamaya adamış ve buna rağmen hâlâ belirli sınırların dışına tam olarak çıkamıyorsa; burada artık üretilen düşüncelerden çok, o düşüncelerin doğduğu zemin sorgulanmalıdır. Yani, bu zemin üzerinden hareket eden insanların zihin yapıları ve duruşları…

Belki de sorun, görülenlerde değil; gören yerdedir. Bu cümleyi kurmak kolay değil. Ama içtenlik veya çıplaklık, çoğu zaman rahatsız edici bir açıklık ister. Çünkü her insan gibi sizin de göremediğiniz yerler olabilir. Bu, bir eksiklikten çok insan olmanın doğasıdır. Ancak belirleyici olan, bu ihtimale ne kadar açık olunabildiğidir.

Eğer bir bakış, kendi sınırlarını fark edemiyorsa; ne kadar derin olursa olsun, bir noktadan sonra kendini tekrar etmeye başlar. Ve o tekrar, çözüm üretmek yerine giderek daha karmaşık çıkmazlar üretir. Bu yüzden size bir yargı sunmuyorum. Daha çok şu soruyu bırakıyorum:

Bunca yılın birikimi, bu kadar çok katmanlı açılıma rağmen neden hâlâ tam bir açıklık ve bütünlük üretemiyor? Belki de cevap, daha fazla düşünmekte değil; düşüncenin kendisine bakabilmektedir... Bu satırları ne yüceltmek ne de karşı çıkmak için yazıyorum. Sadece daha sahici, daha çıplak bir yerden bakmanın mümkün olup olmadığını yokluyorum. Eğer bu mümkünse, belki de asıl dönüşüm tam orada başlayacaktır. Bu mektubun esasına giriş yapacak olursam, yazdıklarımın bir değerlendirmeden çok, uzun yıllara yayılan bir gözlem ve içsel sorgulamanın süzülmüş hâli olduğunu baştan ifade etmek isterim.

1. İnsan ve Kurduğu Düzenin Görünmezliği

İnsanlık tarihi denilen çizgiye biraz dışarıdan bakıldığında, sanki iki katman aynı anda belirir gibi oluyor: Bir yanda doğayla doğrudan temas eden o yalın yaşam akışı, diğer yanda ise bu akışın mülklü ve sınıflı toplumsal sistemlerin zihinsel yapılarıyla çevrelenmesi. Zaman geçtikçe ikinci katman büyüyor, genişliyor; birincinin doğrudanlığı ise sessizce geri çekiliyor.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, biraz bunun sonucu gibi görünüyor. İnsan, kendi kurduğu düzenin içinde yaşamaya devam ederken, o düzenin nasıl oluştuğunu artık doğrudan göremez hale geliyor. Bu durum bir tartışma konusu olmaktan çok, bakışın kendisiyle ilgili bir mesele gibi duruyor. Benim bu mektupta yapmaya çalıştığım şey de tam olarak burada başlıyor aslında. Formun neden kendini doğrudan gösteremediği, zihinsel yapıların bu örtüyü nasıl ürettiği ve insanın kendi kurduğu alanın içinde nasıl sıkıştığı... Bunları birlikte sorgulayabilmek. Yani başlangıcın görülmeyen yerini...

Burada başlangıcı dışarıda aramak çok anlamlı gelmiyor bana. Çünkü tarih dediğimiz şey, geçmişte kalmış donuk bir alan değil; şu anın içinde sürekli yeniden kurulan bir akıştır. İnsan çoğu zaman geçmişi hatırladığını düşünür ama belki de daha çok, bugünkü zihnini tekrar ediyordur. Bu yüzden başlangıç dışarıda değil gibi. İnsan, kendi içindeki kırılmayı görmeden attığı her adımı yeni sanıyor. Oysa o adım, çoğu zaman eski bir kalıbın devamı oluyor. Bu nedenle değişim dediğimiz şey de çoğu zaman sadece görünüşte kalıyor.

Hakikî bir başlangıç, yeni bir düşünce seçmekten çok, insanın kendisiyle doğrudan karşılaştığı yerde ortaya çıkıyor. Yanlış başlangıç ise, fark edilmeden kalıyor ve kurulan her şeyi kendi çarpıklığıyla şekillendiriyor. Sanki sonuç dediğimiz şey de, en başta fark edilmeyen o yerin zamanla açığa çıkmış hâli olarak duruyor.

2. Görmek, Özgürlük ve “Yeniden İnsanlaşma”

Bu mektubu bir eleştiri olarak kurmak istemiyorum. Çünkü karşı çıkmak, çoğu zaman aynı şeyi başka bir biçimde sürdürmekten öteye gitmiyor. Daha çok birlikte sorgulayabilmek önemli gibi geliyor bana. Sorgulamak; hazır cevaplara ulaşmak için değil, görünenin ötesini biraz daha aralayabilmek içindir. İrdelemek ise bir düşüncenin ya da yönelimin kaynağına kadar inebilmektir. Ama bütün bunların da ötesinde başka bir şey var: farkına varmak...

Farkındalık yargılamıyor, sadece görüyor. Ve insan gerçekten gördüğü bir şeyi eskisi gibi sürdüremiyor. Bu yüzden mesele belki de eleştirmekten çok, gerçekten görebilmek. Özgürlük de burada başlıyor gibi. Dışarıda değil, içeride. İçte görülmeyen hiçbir bağın dışarıda çözülemediğini fark etmekle.

İnsan kendi korkularını, bağımlılıklarını, o görünmez........

© Güneydoğu Ekspres