ÖCALAN’A AÇIK MEKTUP: ÇÖZÜM VE ÖTESİNDE
Merhaba, Paylaşılan görüşmelerde birçok mesele iç içe ele alınıyor. Devlet, Kürt sorunu, silah, siyaset, Demokratik Cumhuriyet, demokratik toplum, kadın özgürlüğü, sosyalizm, Suriye, Ortadoğu ve örgütlerin yeniden yapılanması… İlk bakışta ayrı ayrı duran bu başlıklar aslında aynı yere dokunuyor. Hepsinin altında insanın nasıl yaşadığı ve birbirleriyle nasıl ilişki kurduğu sorusu var. Bu yüzden yalnızca söylenenlere değil, bütün bu tartışmaların önümüze açtığı yere bakmak gerekiyor.
Görüşmelerin pratik siyaset bakımından güçlü tarafı açık. Tehlikeler hesaplanıyor. Devletin tutumu, bölgesel güçlerin hesapları ve savaşın yeniden başlamasının yaratacağı sonuçlar ele alınıyor. Silahın miadının dolduğu söyleniyor. Demokratik siyaset için hukuki ve siyasi bir zemin aranıyor. Bunlar önemli. Fakat bizi asıl ilgilendiren, bu tartışmaların bundan sonra nereye açılacağı. Çünkü bazen eksik olan yanlış bir cevap değildir. Doğru bir tespitin insanın kendi kapısına kadar gelmemesidir. Çünkü bir değerlendirme ne kadar güçlü olursa olsun, onu taşıyacak insan değişmiyorsa aynı sorun başka bir biçimde geri döner.
Devletin Ve Örgütlerin İçinden Geçtiği Kriz
Devletin yaşadığı açmazı yalnızca bugünkü iktidarla açıklamak yetmez. Devlet, bugünün hikâyesi değil, binlerce yıllık egemenlik biçimlerinin içinden geliyor. Sınır, güvenlik, kimlik, mülkiyet ve iktidar anlayışları da bu uzun geçmişin izlerini taşıyor. Bu nedenle Kürt meselesindeki tıkanmayı yalnızca bugünün siyasetine bakarak anlamak zor. Devletin farklı kimliklere ve toplumsal farklılıklara yaklaşımı, vatandaşlık anlayışı ve güvenlik dili de aynı tarihsel geçmişten besleniyor.
Ama burada durup kendimize de bakmak gerekiyor. Çünkü devletin ürettiği ilişki yalnızca devletin içinde kalmadı. Biz de onun içinden geldik. Okullarında okuduk. Onun diliyle büyüdük. Onun korkularını taşıdık. Hatta ona karşı kurduğumuz yapılarda bile zaman zaman aynı biçimler yeniden ortaya çıktı. Binlerce yıllık devlet hikâyesi biraz da iktidarın, mülkiyetin, hiyerarşinin ve tahakkümün insan ilişkilerine yerleşme hikâyesidir. Bizi zorlayan düğüm burada.
Örgütlere geldiğimizde de başka bir tablo çıkmıyor. Burada yalnızca PKK’yi değil, solun bütün renklerini düşünmek gerekiyor. Sosyalist, feminist, anarşist ve devrimci hareketlerin hepsi bu tarihin içinden çıktı. Kendini özgürlükçü gören yapılar da tarihin dışında oluşmadı. Bu yüzden eleştiriyi dışarıdan yöneltmek yerine aynı sorunun hepimizi nasıl etkilediğine bakmak daha anlamlı.
Devletle savaşırken savaşın dili içeri sızabildi. Hiyerarşiye karşı çıkarken hiyerarşi yeniden üretilebildi. Erkek egemenliğine karşı mücadele edilirken onun bazı alışkanlıkları taşınabildi. İktidar eleştirilirken iktidarın dili kullanılabildi. Bunlar yalnızca geçmişte kalmış şeyler değil. Bir örgüt karar değiştirebilir, kongre yapabilir, fesih ilan edebilir, silah bırakabilir. Fakat gündelik ilişki değişmiyorsa eski alışkanlık başka bir biçimde geri döner.
Burada asıl mesele, örgütün adından ya da aldığı kararlardan önce, o kararları hayata geçirecek insanın nasıl değişeceğidir. Çünkü bir kararın anlamı, onu taşıyan insanın davranışında ortaya çıkar. Güç eline geçtiğinde ne yapacak? Eleştiriyle karşılaştığında nasıl davranacak? Kendisi gibi düşünmeyen biriyle nasıl yaşayacak? Yıllarca birlikte olduğu, ancak bugün aynı pozisyonda bulunmadığı arkadaşlarına nasıl yaklaşacak? Kadınla nasıl bir ilişki kuracak? Eğer bu ilişkiler ve davranış biçimleri değişmiyorsa, alınan kararların değişmesi tek başına yeterli olmayacaktır. Bir kongre yeni bir sayfa açabilir, fakat eski çalışma tarzı, değişmeyen insanın eliyle o sayfanın arasından yeniden çıkar.
Kadın meselesi de buradan ayrılmaz. Kadının binlerce yıllık........
