ÇÖZÜLMENİN ANA NOKTASI
Merhaba. Bugüne kadar size yazdığımız birçok mektupla yaşam dünyanıza konuk olmaya çalıştık. Bu mektupların amacı bir tartışma yürütmek ya da bir iddiayı dayatmak değildi. Asıl talebimiz, bazen görünmeyen bazı gerçeklikleri farklı yönleriyle görünür kılmak ve birlikte fark etmenin mümkün olup olmadığını paylaşmaktı.
Bunu neden yaptık? İndirgemeci bir yaklaşıma düşmeden şuraya dikkat çekmek istedik, istiyoruz: Doğaya, enerjiye ve evrendeki oluşumların diline baktığımızda çok açık bir gerçeklik görüyoruz: Oluşum farklılıkların bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Bir tohum, kendisinden tamamen farklı olan toprakla buluştuğunda filizlenir. Bir hidrojen atomu oksijenle birleştiğinde su oluşur. Galaksiler, birbirinden farklı binlerce yıldızın bir araya gelmesiyle meydana gelir. Ama o yıldızların hiçbiri bir diğerinin aynısı değildir. sadece kendisidir.
Kar tanelerine bakın. Sayısızdırlar ve her biri kendine özgüdür. Bilim insanları bugüne kadar birbirinin tamamen aynısı olan iki kar tanesine rastlamamıştır. Buna rağmen o benzemezlikler bir araya geldiğinde muazzam bir bütünlük, estetik ve zenginlik ortaya çıkar.
Evrenin dili neredeyse budur: Farklı olanların kendi olarak bir araya gelmesi. Bu oluşumun en temel şartı ise şudur: Bir araya gelenlerin kendileri olarak var olabilmesi. Eğer bir şey kendi olmaktan çıkarılıp başka bir kalıba zorlanırsa ortaya gerçek bir oluşum değil, çoğu zaman bozulma çıkar. Fizikte buna radyasyon denir, biyolojide mutasyon ya da çürüme.
Doğanın dili bu kadar açıkken insan toplumunun kendisine ve tarihine baktığımızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz.
İnsan Nasıl Çözülmüştür?
İnsanlık tarihine bakıldığında, aşınma, sapma, dağılma, bulanıklaşma, çözülme çok erken bir süreçte başlar. Uygarlıkla -ki bu süreç biraz daha gerilere gider yani mutfak aşaması ve temel yapılanma süreçleri- birlikte insan, doğada özgün ve bütün bir varlık olarak var olma yetisini yitirmeye başlamıştır. Toplumsal örgütlenmeler, şehirler, ilk devletler ve hiyerarşik yapılar, bireyin kendi bütünlüğünü korumasını zorlaştırmış, onu zihinsel kalıplara mahkûm etmiştir. Bu zihinsel çözülme bununla birlikte derinleşmeye başlamıştır.
Bozulmanın veya çözülmenin temel kaynağı zihindir. İnsan, kendi özünden kopmaya başladığında, bu kopuş zamanla toplumsal yapıya sirayet eder. Bu süreç çoğu zaman ebeveynlerin sözleriyle başlar: çocuk doğduktan sonra anne ve babaların söyledikleri, onların değerleri, korkuları ve önyargıları çocuğun zihninde işlenir. Ardından geniş aile, teyzeler, halalar, amcalar ve akrabalar aracılığıyla bu kalıplar pekişir. Okul ve iş yerleri gibi sosyal kurumlar ise bu zihinsel bozulmayı sistematik olarak güçlendirir. Koca uygarlık, nesiller boyunca bu zihniyeti bireyin içinde işler; çoğu zaman bunun farkında olunmaz veya yüzleşilmez.
Mücadele adına yola çıkanlar, demokrasi ya da özgürlük söylemleriyle hareket edenler bile çoğu zaman farkında olmadan aynı zihniyeti kendi ideolojileri ve kuralları üzerinden yeniden üretirler. Çünkü bu zihniyetin sağı ya da solu yoktur; inançlı ya da inançsız olması da fark etmez. İnsanlar, çoğu kez önceden oluşturulmuş bu zihinsel yapı içinde hareket eder ve ilerlediklerini sanırlar. Oysa asıl görülmeyen ve fark edilmeyen gerçeklik tam da budur.
Aşınma, sapma, dağılma, bulanıklaşma ve çözülme ile gerçek anlamda yüzleşilmediğinde ortaya çıkan uygulamalar ve davranışlar, geçmişteki bozulmaların yalnızca yeni biçimlerde devam etmesinden ibaret kalır. Bu nedenle ideoloji ya da mücadele adına yapılan tüm düzenlemeler, ancak birey kendi içsel bütünlüğüyle var olabildiğinde gerçek bir farklılık ve özgürlük üretebilir.
Aksi hâlde değiştiği sanılan şeyler yalnızca biçimdir; baskılar ve yön sapmaları farklı adlarla varlığını sürdürür. Çünkü kendisi olarak var olamayan bir bilinç, hangi kavramla hareket ederse etsin, eski kalıpları yeniden üretmeye açıktır.
Bu süreçte herkesin rolü benzersizdir, ama tekrarlayan kalıplar şunlardır: birisi kendini önder ilan eder;........
