Ankara Palas: Lanetli mi, bilinçli bir ihmâl mi?
Yıl 1925, yer Çankaya… Ya da gelin biraz daha geriye, 1920’lerin o tozlu ve çamurlu Ankara’sına gidelim. Bir devletin temelleri atılıyor ama kalacak yer yok, lokanta hak getire… Günümüzde şaşaalı avizelerine baktığımız Ankara Palas, aslında bir imkânsızlığın ve bir inadın eseridir. Ama bugün kapısından girdiğimizde karşılaştığımız o bina, gerçekten bizim bildiğimiz Ankara Palas mı? Yoksa hafızası yavaşça silinen, kendi hikâyesine yabancılaşmış bir mekân mı?
1920’li yıllar… Milli Mücadele’nin kalbi Ankara’da atıyor ama Ankara bu misafirperverliğe henüz hazır değil. Milletvekilleri, aydınlar, askerler akın akın geliyor. Kalacak yer yok, oturulacak kıraathane yok, akşam gidilecek tek bir sosyal mekân yok. Yok da yok! O yıllarda başkent adayının sunduğu en lüks imkân, bugün Ulus Meydanı’nın hatıralarında kalan Taşhan’dı. Eğer orada yer bulamazsanız durağınız Dar-ül Muallimin (Öğretmen Okulu) sınıfları. Delegelerin sınıflarda yer yataklarında yattığı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ziraat Mektebi’nden sonra tren istasyonundaki o meşhur Direksiyon Binası’nın üst katına yapılan yedi odaya sığıştığı yahut bir köşeye çekilmiş eski bir yataklı vagonun yabancı diplomatlara çare olduğu bir Ankara’dan bahsediyoruz.
Yabancı basın için ise bu durum tam bir hayret vesilesiydi. 2 Ocak 1923 tarihli Paris gazetesi Le Matin, Ankara için acımasız bir hüküm veriyordu: “Ankara başkentlerin en konforsuz olanı.” Sadece onlar değil; 1926’dan 1930’a kadar The Evening Independent’tan Sydney Morning Herald’a, hatta New York Times’a kadar tüm dünya basını "Angora"yı (o zamanlar yabancı basın böyle diyordu) şöyle tarif ediyordu:
“İçecek suyu olmayan bir çamur deryası, sıtmanın kol gezdiği, birkaç kişinin aynı odada kalmak zorunda olduğu, sadece erkeklerin görüldüğü, ortaçağ yaşantısı süren kırık dökük bir kasaba...”
Owens Tweedy adlı Avustralyalı bir gazeteci ise 1924’te Ankara’ya geldiğinde durumu şöyle özetlemişti:
“Ankaraya gelenler, restoranına inerken masa örtüsü olarak kullanmak üzere beraberinde götüreceği gazete kağıdıyla, boş bir şişe, teneke tabaktaki sert keçi etini emniyetle ağzınıza götürebilin diye bir kandil götürmek zorundaydı. İşlerini Türk Bakanlarla eski susuz bir okulda yürütmek zorundaydılar ve eğer sıtmaya yakalanmadılarsa şanslıydılar.”
İşte Ankara Palas, bu çaresizliğe karşı bir vizyon olarak planlandı. Cumhuriyet, sadece emperyalist güçlere karşı değil, aynı zamanda bu "ortaçağ" yaşayışına karşı da kurulmuştu. Ankara Palas; Ankara halkının yaşam kalitesini çağdaş düzeye taşıyacak Halkevi, Sergi Sarayı ve Etnografya Müzesi gibi büyük bir mimarlık seferberliğinin en zarif halkası olacaktı.
Ankara Palas’ın hikâyesi, aslında Türk mimarlık tarihinin iki dev ismi arasındaki hüzünlü bir bayrak yarışıdır. İlk tasarım 1924’te Mimar Vedat Tek tarafından hazırlanıyor. Ama gelin görün ki, Vakıflar İdaresi ile yaşanan ödeme sorunları ve bürokratik engeller Vedat Bey’i haklı bir kırgınlıkla işten uzaklaştırıyor. Bayrağı o sırada Kudüs’te Mescid-i Aksa’yı tamir eden Mimar Kemalettin Bey devralıyor.
Kemalettin Bey Ankara’ya geldiğinde........
