menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öfke çağında öğretmenlerin yalnızlığı

18 0
08.03.2026

Son günlerde her şey daha zor. Sağlıklı yaşamak, şiddetsiz bir toplumda çocuk büyütmek, akıl ve ruh sağlığını korumak, huzurlu bir güne başlamak, nitelikli sosyal bağlar kurmak… İnsanlar birbirine daha tahammülsüz. Çocuklar derin bir sınıfsal ayrım içerisinde birbirlerine daha öfkeli. Kötü insanlar iyi insanları öldürüyor.

Kadınlar da çocuklar da sokakta kendilerini güvende hissetmiyorlar. Güzel yüzlü kurbanlar ülkesinde herkes güvercin tedirginliğiyle yaşıyor. Ya sıra bana gelirse? Ya kaldırımda karşıdan gelen adam sırf canı öyle istedi diye bana bıçak sallarsa?

Geçtiğimiz hafta, görevi başında başkasının evlatlarını yetiştirmeye çalışan bir kadın öğretmen katledildi.

Karikatürist Aslı Alpar’ın o güzel çizimindeki gibi: “Eskiden insanca yaşam için mücadele ederdik, şimdi sadece yaşamak için…”

Öfke çağındayız. Sınırsız bir öfke hem de… Durdurak bilmeyen… İnsan katletmeyi normalleştirecek kadar gözü dönmüş bir öfke bu… İçki ve sigaranın sansürlendiği ama silahların açık açık sergilendiği mafya dizilerinden, mantar gibi türeyen sokak çetelerinden beslenen dizginsiz bir öfke… Birçok ergen birey, o öfke üzerinden kendisini “kahraman” gibi sunuyor. Şiddeti, kabul edilebilir ve normal bir sorun çözme yöntemi olarak görüyorlar.

BAREM Araştırma’nın 2014-2024 yılları arasında yayınlanan 94 televizyon dizisini inceleyen son çalışmasına göre, dizilerin yüzde 86’sında kadına yönelik şiddet sahneleri var. Bunların yarısında orta, üçte birinde çok yüksek düzeyli şiddet sahnesi yer alıyor. Ergenler de gençler de yetişkin erkekler de bu görsel tahakkümün bir düzeye kadar etkisi altında kalıyor.

Dünya zifiri karanlık. İçine ışık sızacak çatlak bile bırakmıyor çoğu zaman…

Devasa bir çürümenin orta yerindeymişçesine… Emil Michel Cioran’a Çürümenin Kitabı’nı yeniden yazdırırcasına… “Ellerimizi temiz ve kalplerimizi bozulmamış bir halde muhafaza etmekten âciziz” diyen Cioran’a hak verircesine…

Bağımlılık yaşı ortaokul düzeyine inmiş. Liselerde okul terk artıyor. Sokaklarda ve okullarda birbiri ardı sıra bıçaklı saldırılar oluyor. Gelecekten umudunu kesen çocuklar ve ergenler arasında “mikro-çeteleşme” gibi ciddi bir sorunumuz var.

Okul saatlerinde şehrin sokaklarında boş boş dolaşan saygısız ve sevgisiz bir nesil var. Zorbalığı üstünlük sanıyorlar. Özgüveni hadsizlikle karıştırıyorlar. O çocuklar okul basıp öğretmen bıçaklayabiliyor.

Özel okullarda ise öğrenciler hep “haklı”. Gecenin bir yarısı cep telefonuna velinin gönderdiği mesajı okuyup cevap vermezse, o öğretmenin vay haline. Cüzdanının şişkinliğiyle eşdeğer tuttuğu sınıfsal “üstünlüğünü” mobbing aracı olarak kullanan veli, yavrusunun kaydını hemen başka okula alıyor.

İstisnalar elbette var. Keşke daha çok olsalar.

İtibarsızlaştırma Çabaları

Ülkenin en değerli meslek gruplarından biri olan öğretmenlik, “zaten iki ay tatil yapıp maaş alıyorlar” diyerek küçümseniyor, itibarsızlaştırılıyor. “Çocuğuma sesini yükseltti, benim çocuğum öyle şey yapmaz” diyerek, öğretmenler resmi makamlara şikâyet ediliyor.

Üstelik şimdi itibarlarını koruyamadığımız yetmezmiş gibi canlarını da koruyamıyoruz.

Sürekli şikâyet tehdidi altında çalışan bir öğretmen de mesleğini de özgürce yapamıyor. Çocuğuna sınır koyan öğretmeni hemen şikâyet eden, pedagojik bir müdahaleyi kişisel saldırı gibi algılayan tuhaf bir “veli kültürü” oluştu. Oysa eğitim, öğretmenle velinin karşı karşıya geldiği bir arena değil; çocuğun iyiliği için aynı tarafta durulan bir işbirliği alanı olmalıydı. Öğretmenin otoritesini zayıflatan her davranış, eninde sonunda çocuğun öğretmene yönelik bakış açısını da değiştiriyor.

Birkaç yıl önce öğretmen olan bir tanıdığımı, derste Türkiye hakkında “yükselen........

© Gazete Pencere