İnsanı uyuşturan çarkın ortasında varlığın sessiz ağırlığı olarak parlayan bir gerçek: Can sıkıntısı
Türk edebiyatının zarif kalemlerinden biri olan Buket Uzuner’le “Şiirin Kızkardeşi Öykü” kitabı sayesinde tanıştım üniversite yıllarımda. Kitaba adını veren öyküsünde Uzuner, küçük bir kasabaya sıkışıp kalmış bir çocuğun hikayesini ve yıllar sonrasında yaşadığı yüzleşmeyi anlatıyordu. “Ben, bütün hayatı boyunca bir dakika için bile uzayı merak etmeyen bir babayla bir tek müze görmeye bile heveslenmeyen bir annenin canı çok sıkılan en küçük çocuğuyum.” sözleriyle kendini tanıtan kahramanımız ailesi arasında “Sıkıcan Efendi” olarak adlandırılıyordu. İçine doğduğu ailede ve kasabada anlaşılamamış olmanın yalnızlığı içinde uzayıp giden can sıkıntılarıyla boğuşan kahramanımız bu durumu şu sözlerle ifade ediyordu:
“Canı sıkılanlar bilir. Can sıkıntısı berbattır; her şeyi daraltır. Canı sıkılan insanın hayatı dar alanlar, dar insanlar ve dar rüyalarla sımsıkı daralır. İnsanın içi çekilir, kolunu kaldıracak gücü kalmaz, büzülür ve öylece kalır.”
Bugünün insanı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar doğaya hakim. Fiziksel acıyı ve yoksunluğu kapı dışarı etmek, elimizden geldiğince devasa bir konfor kalesi inşa etmek için çabalıyoruz. Parmağımızın tek bir hareketiyle dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşıyor, oturduğumuz yerden kıtalararası siparişler veriyor ve eşi benzeri görülmemiş bir "bolluk" illüzyonunun içinde yaşıyoruz. Ne var ki, bu şatafatlı kalenin duvarları arasında sessiz, sinsi ve giderek büyüyen bir hayalet dolaşıyor yanıbaşımızda: Kronikleşmiş can sıkıntısı.
Peter Toohey Can Sıkıntısının Tarihi isimli kitabında tam da bu konuyu ele alıyor. Toohey bu kadim hissi yalnızca bertaraf edilmesi gereken geçici bir pürüz, yahut şımarıkça bir sızlanma olarak görmüyor. Aksine, onu insan ruhunun ince ayarlanmış bir savunma mekanizması olarak ele alıyor. Yazara göre can sıkıntısı ruhun "burada ve şu an" ile olan bağının koptuğunu, içinde bulunduğumuz durumun, eylemin ya da mekanın bizi artık zihinsel ve duygusal olarak beslemediğini haber veren evrimsel bir alarm. Tıpkı fiziksel acının ateşe dokunmamamız için bizi uyarması gibi, can sıkıntısı da zihnimizi tükenmişlikten, anlamsızlıktan ve durağanlıktan korumaya çalışıyor. Ancak modern çağ dediğimiz bu dönemde, o bitmek bilmeyen gürültünün ortasında ve ekranların mavi ışığı altında uyuşurken bu alarmın sesini duymamız bir yana, onu susturmak için her yolu deniyoruz.
Teknolojinin bize sunduğu bu muazzam konfor, algoritmaların kusursuzca önümüze serdiği sonsuz uyarıcı bombardımanı, paradoksal bir şekilde içimizdeki boşluğu her geçen gün biraz daha derinleştiriyor. Sürekli bir şeylere bakıyor, kaydırıyor, tüketiyoruz ama hiçbir şeyi gerçekten içselleştirmiyoruz. Her an eğlendirilmeye ve uyarılmaya muhtaç, en ufak bir sessizliğe ve eylemsizliğe tahammülsüz bireyler haline geldik. Çünkü bu çağın bolluğu, aslında kendi ruhsal yoksunluğunu doğuruyor.
İşte tam........
