menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Soğuk Savaş’a direnen ses Şostakoviç’in sesidir”

55 0
29.03.2026

Operanın halka ulaşmasında öncü isimlerden biri Şostakoviç. Lady Macbeth eseriyle haykıran, “tarihte ben de varım” diyen bir kadının sesini müziğiyle dünyaya duyuran bir isim. Ölümünün 50.yılında İktisat Profesörü Bilsay Kuruç, Şostakoviç’i yazdı. Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan ‘Elli Yıl Sonra Şostakoviç’ kitabında bestecinin yaşamı ve müzikte yaptığı devrimle birlikte 1920’lerin Sovyet Rusya’sını okuyoruz.

Kuruç, Şostakoviç’in Shakespeare, Dostoyevski, Gogol gibi insanlığa ait olduğunu ve genç nesillerin de onu tanıması gerektiğini söylüyor.

Prof. Dr. Bilsay Kuruç’la söyleşimizi Gazete Pencere YouTube kanalımızdan da izleyebilirsiniz.

Neden ölümünden 50 yıl sonra Şostakoviç’i yazmak istediniz?

50. yıl mutlaka anılmaya değer bir yıl olmalı. Çünkü Şostakoviç sadece Rus ya da Sovyet değil, bütün insanlığın bir parçası, yani Shakespeare gibi, Dostoyevski gibi, Gogol gibi insanlığa ait olmuş artık. İnsanlığa ait olduğu için ölümünün 100. yılında herhalde mutlaka anılacaktır ileride, eğer öyle bir 100. yıl gelecekse dünyaya. 50. yılı atlamamak lazım. Biz de genç kuşakların Türkiye’de bugün dünyaya ait insanları aradığı bir zamandayız. Referans noktaları dünyaya, uygarlığın gerçek değerlerine yönelik olmalı. Bu kolektif bir çaba; tek tek anlam taşımaz, çöldeki kum taneleri gibi olur. Ama kolektif bir çaba olsun. Genç kuşakların uygarlığın parçalarını –ki onlar kişilerdir, kişilerin sözleridir, kişilerin sesleridir– onları bularak, onları özümseyerek, onlarla bütünleşerek yola devam etmeleri meselesi. Onun için kitabı da genç kuşaklar için düşündüm. Zaten ya sözlerle birilerini arayacağız ya seslerle uygarlığı arıyorsak. Onun için insanın gerçek sesini keşfedebilmemiz lazım. Ancak orada bütünleşebiliriz.

“Beethoven insanı kiliseden kurtardı, Şostakoviç onu devam ettirdi”

Kitabın bir bölümünde Beethoven ile Şostakoviç’i karşılaştırıyorsunuz. Onun kilisenin sesine ve kurduğu otoriteye karşı enstrümantasyonuyla aslında bir karşı çıkışı var. Şostakoviç de bunu başka şekilde yapıyor. Nasıl yapıyor bunu?

Beethoven Fransız Devrimi’ni izliyor. Fransız Devrimi kiliseyi yıktı, kilisenin insanlık üzerine kurduğu baskıyı yıktı. Ekim Devrimi de benzer bir şey yaptı. Ekim Devrimi’ni çocuk olarak veya delikanlı olarak yaşayanlar bunu hissettiler, tıpkı Fransız Devrimi’ni yaşayanlar gibi hissettiler. Beethoven insanı kiliseden kurtardı, Şostakoviç onu devam ettirdi. Ama Şostakoviç’inkinde bir de şöyle bir şey var: 1914-1918 yıllarında kapitalizmin büyük devletleri ilk kez çok yıkıcı bir şekilde kapıştılar. İnsanlığın yıkımı, ilk kez bu kadar büyük bir kapışmayla oldu. Hatta Şostakoviç’in hocası sayılır, Boris Asafyev 1920’lerde demiş ki: Bu savaştan sonra artık melodi yazmak imkânsız hale geldi. Demek ki melodi hoş bir şey olarak, insanın hoş seslerinden biri olarak artık tükeniyor, öyle bir kaynak kalmıyor bu yıkımdan sonra. Artık acılar boyutunu da hissederek o damardan ilerlemek mecburiyetindeyiz. Asayef onun için “Düşüncelerimizle, dilimiz arasındaki bağlantıyı beynimize bağlamalıyız ve sesi orada bulmalıyız” demiş. Demek ki imgeler var; bu imgeler seslerden oluşan imgeler ama düşünceyle dilin harcından oluşuyor. Böyle bir yol. Yoksa Rusya’nın bir müzik geleneği var değil mi? Hoş Çaykovski, bayılıyoruz melodilere falan… Rimski-Korsakov hatta, daha eskiden Glinka falan; ama hep şeyler yani hoş böyle melodilerden, coşkulardan falan oluşan şeyler. Keder geçiyor hemen coşku geliyor yerine. Yani hoş bir dünya arıyoruz müzikle. Gerçek olan, acılar boyutu da olan bir dünyada, çatışmalar boyutu da olan bir dünyada insanın sesini arayışına çıkıyoruz ve artık hoş bir dünya aramıyoruz. Çünkü insan kendi sesini bulabilirse böyle bir dünyaya direnebilir. Ama tek başına direnemez, kolektif olarak direnebilir; yani o sesi paylaştıkça, sesi birlikte kucakladıkça direnebilir. Şostakoviç işte o dönemin adamı oluyor.

“Lady Macbeth Operası Şostakoviç’in ilk büyük adımı”

Yani aslında insanın sesini bize yansıtıyor. Siz biraz evvel dille, beyinle, melodiyle olan o ilişkiden söz ettiniz. Mesela Lady Macbeth eserini bu anlamda belki özellikle anmamız gerekir. Çünkü devrim olmuş fakat kadınlar devrimin gerisinde kalmış; kadının tarih içinde yer almasında aslında Şostakoviç’in Lady Macbeth eseri önemli. Onun hikâyesini sizden dinleyelim.

Lady Macbeth bize Şostakoviç’in Şostakoviç olma yolunda ilk büyük adımı. 4. Senfoni ile birlikte 1930’larda ilk büyük adımı. Orada Rusya’nın toplumsal dramıyla sesle yüzyılların getirdiği zincirleri koparma meselesi birleşiyor. Yüzyılların getirdiği zincirler var Rus toplumunun üzerinde ve en çok da kadınlar üzerinde. Türkiye’de olduğumuza göre bunu gayet iyi anlarız değil mi? İşte 1860’larda galiba bir Rus yazar Leskov taşrada taşralı bir tüccarla evlenen bir kadının trajedisini yazmış. Taşra zaten bir kabustur, hele kadın için tam bir kâbus. İşte Ekim Devrimi’nden sonra taşra değişmiyor, taşra birdenbire değişmiyor ve........

© Gazete Pencere