ANADOLU KADINI
Bu toprakların en sessiz ama en güçlü destanıdır aslında. Adı çoğu zaman tarihin büyük harflerle yazılmış sayfalarına geçirilmedi belki ama hayatın bütün yükünü omuzlayan hep o oldu. Tarlada sabanı süren, cepheye mermi taşıyan, çocuğunu sırtına bağlayıp ekmeğin peşine düşen, gecenin en karanlık saatinde bile ocağını tüttürmeye çalışan hep Anadolu kadınıydı.
Nazım Hikmet Ran ne güzel anlatıyordu o gerçeği: “...ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen...” Bir dizeydi belki ama yüzyılların acısını, yok sayılmışlığını, itilmişliğini anlatıyordu. Cumhuriyet öncesinin karanlık düzeninde kadın çoğu zaman görünmeyendi. Adı yoktu, hakkı yoktu, sesi yoktu. Yaşamı dört duvar arasına sıkıştırılmış, emeği kutsal sayılmış ama kendisi çoğu zaman değer görmemişti. Küçük yaşta gelin edilen, okula gönderilmeyen, düşünmesine bile izin verilmeyen milyonlarca Anadolu kadını vardı bu coğrafyada. Ama kimse onların mücadele gücünü hesap edemedi.
Çünkü Anadolu kadını, küllerinden yeniden doğmayı en iyi bilen insandı. Kurtuluş Savaşı yıllarında bunun en büyük kanıtını verdi. Erkekler cephede savaşırken, kadınlar yalnızca evde........
