menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

FUTBOL ALEMİNDE ACI OLAYLAR

9 0
11.03.2026

Dünyada yangın var. Yangını çıkaran “insanoğluyum” diyenler. İnsan sadece hayvandan üstün olduğunu iddia etmez, hemcinsini de küçümser ve “el elden üstündür” der. 

 

İnsan gruplarının  devlet denilen kabileleri güçlenince hemen güçsüze saldırır ve onları öldürerek elindeki değerlere el koyar.

 

Bunun adına savaş derler.

 

Sovyet Diktatörü Stalin’e maledilen şu söze bakın; savaşı şöyle tanımlıyor:

 

"Bir insanın ölümü bir trajedidir. Milyonların ölümü ise bir istatistiktir."

 

Savaşlardaki ölümler sıradan sayılır. Birinci Dünya Savaşı’nda ölenler 15 milyondur. Bu sayının 772 bini Türk askeridir.  Savaş sırasında hastalıktan ölen asker sayısı  yaklaşık  1 milyondur. Anadoludaki Türk erkek nüfusunun yarıdan fazlası tükenmiştir.  İkinci Dünya Savaşında ise 60 milyon insan birbirini öldürmüştür. 

Spor karşılaşmalarında 40 kişi veya 80 kişi ölürse  büyük olay sayılır. İroniktir. Gerçekte her hayat değerlidir. Öldürülen kişinin acısı ailesinin yüreğini dağlar.  Onu ölüme gönderen ise baş sağlığı diler ve unutur.

 

TÜRK FUTBOL TARİHİNİN EN ACI OLAYI

 

Çalıştığım Haber gazetesinde 17 Eylül 1967 tarihinde gece yazı işleri nöbetindeydim.

 

İnternet filan değil henüz faks makinesi bile yok.  Haberler Anadolu Ajansı’nın teleks denilen aletine gelirdi ve ispirto ile çalışan teksir makinesinde çoğaltılırdı.

Bizim gazetede teleks makinesi yoktu. 700 metre kadar yürüyüp Anadolu Ajansı’na gidilir haber kopyaları “elden” alınırdı.   

 

Gündüz saatlerinde “odacı” gider A4 boyundaki haber kopyalarını getirirdi. Gece nöbetçi kaldığımızda kendimiz giderek  haberleri almak zorundaydık.

 

Çünkü, calıışan haklarını harfiyen uygulayan odacı gece asla çalışmazdı. Biz gazeteci köleler tabanları yağlamak zorundaydık.

 

17 Eylül 1967’de odacı veya hademe güneş batmadan tüymüştü.  Nurosmaniye caddesindeki Anadolu Ajansına (AA) gittim, bizim gazetenin kutusuna bırakılan üç dört dosya kağıdı haberleri aldım.

 

Gazeteye dönerken bir yandan da haberlere göz atıyorum. Ortalık kararıyor, Cağaoğlu tenhalaşmış.  1967’de İstanbul’un nüfusu 2 buçuk milyon.

 

Haberlerden birini görünce nabzım yükseldi ve tekrar AA’ya koştum.

 

Haber şöyleydi:

 

“Kayseri’de stadyum faciası.

 

Bugünkü Kayserispor ve Sivasspor takımları arasındaki maçta çıkan tribün olaylarında  43 kişinin öldü, yüzlerce kişi yaralandı. “

 

 

Haber bu kadar.

 

Ajansta soruyorum, “Fotoğraf var mı?”

 

Nöbetçi hayftobeci gülüyor, “Ne fotosu hemşerim?”

 

Hıyara bak. Ben de ona, “Neriman Köksal’ın bacaklarının gözüktüğü foto!” diyorum. Öyle bakıyor, anlamadı.

 

Haydi bakalım tam gaz gazeteye Tevfik aslanım.

 

Haberin başlığını veriyorum, yazıyı düzeltiyorum, daktiloda elbette.

 

 

Değil bilgisayar para sayar bile yok.  Haydi Tevfik koş bakalım 1 kilometre ötedeki mürettiphaneye…. Yazıyı veriyorum, kurşun harflere dökülüyor. Gazeteden çıkardığım mantüar haberin alanı ölçüsündeki yere yerleştiriyorum. Yazı o zamanki baskı tekniği olan tipografyaya göre kurşun satırlar halinde ve  gazete sayfası çelik bir çerçeve içinde.

 

Sonra prese giriyor ve mavi kalın kartona sayfanın kopyası alınıyor. 

 

Karton sayfanın kopyası kurşun olarak alınıyor ve matbaa makinesine sarılıyor.

 

Kanter içinde kalmışım. Ellerim kapkara…derken gazetemin genel yayın müdürü ve ortağı Dündar bey geliyor.

 

 

“Neler olmuş Tevfik yahu?”

 

Şimdi izahat verilmecek zaman mı? Gazetenin hemen baskıya girmesi gerekiyor.

 

Ben, “Olan olmuş”  filan derken kalın bir ses bağırıyor:

 

“-Dur makinist! Haber gazetesini çıkar makineden!”

 

Kim bu hıyar diye bakıyorum, bizden sonra baskıya girmesi gereken daha irice bir gazetenin adamı; her maganda gibi beyaz elbisesinin içine kırmızısı ağır basan çiçekli bir Havai gömleği giymiş.

 

Bizim Galatasaray Liseli Dündar bey bu magandaya anlatmaya çalışıyor:

 

“-Beyefendi, bu gece fors majör bir durum var. Müsaade edin bizim baskı yarım saatte biter. Siz girersiniz.”

 

Dev gibi adam Dündar bey ama karşısında ezik kaldı iyi mi!

 

Maganda kasılıyor. 

 

“-Be öyle süslü kelamdan anlamam. Çek gazeteni şimcik. Bizden sonra basarsın!”

 

Sonraya kalırsak dağıtım kamyonlarına yetişmemizin imkansız olduğunu anlatmaya çalışıyor Dündar bey.

 

Maganda ne dese beğenirsiniz:

 

“-Sen ya sayı saymasını bilmiyorsun ya da dayak yemedin.”

 

Kanım tepemde zaten, yerde uzun bir demir var. Baston benzeri demiri kapıyorum.

 

“-Ne biçim konuşuyorsun lan” diyorum, “Asıl sen dayak yemedin herhalde ayı!” diyerek herife saldırıyorum.

 

Dündar bey ile matbaacılar araya giriyor, maganda iki yağcısıyla kaçıyor.

 

“-Bas bizim gazeteyi Niyazi abi!” diye bağırıyorum. Matbaa ustası rahmetli Niyazi abi “Bastın çocuklar” oiyor ve bizim gazete dönüyor, yarım saatte iş bitiyor.

 

Matbaadan çıkarken maganda bana sesleniyor:

 

“-Sana göstereceğim” diyor. Ben de ona ayıp bir takım hareketler yapıyorum. 

 

İşte böyleydi futbol faciası gecesi; 43 kişi maç yüzünden can veriyor.  Bir çok yaralı var.

 

KANLI  STADYUMLAR

 

Futbol tarihinin en büyük saha faciaları; 1989 Hillsborough (97 ölü), 1985 Heysel (39 ölü), 1985 Bradford yangını (56 ölü) ve 2012 Port Said (74 ölü) izdihamları ile stadyum tribün çökmesi olaylarıdır. Bu trajediler, genellikle aşırı kalabalık, güvenlik ihmalleri ve tribün yapısal sorunlarından kaynaklanan büyük can kayıplarına neden olmuştur. 

(Wikipedia +1)

 

Bu facialardan sonra önce Türkiye’de ve tüm dünyada önlemler alınmıştır. Stadyumlar tehlikesiz duruma getirilmiş ve güvenlik elemanlarının katılmasıyla taşkınlıklar önlenmiştir.  Ne mutlu sportif heyecanla maç izleyenlere ve akıl izan dilerim sporu savaş zanneden avanaklara.

 

Rekabet güzel  şeydir ama savaş insanlık suçudur.


© Fotospor