menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin geleceğini yeniden düşünmek

19 0
19.08.2026

“Bir ülkeyi sevmek, yalnız geçmişiyle gurur duymak değildir. Asıl vatanseverlik, geleceğinin nasıl daha güçlü, müreffeh, adil ve yaşanabilir hale getirileceği üzerine kafa yormaktır.”

Türkiye’de konuşmayı seviyoruz. Günlük siyaseti, ekonomiyi, enflasyonu, faizi, kuru, seçimleri, kimin ne söylediğini saatlerce tartışıyoruz. Fakat bütün bu gürültünün arasında çok daha temel bir soruyu ihmal ediyoruz:

Nasıl bir Türkiye istiyoruz?

Beş yıl sonra değil. Bir sonraki seçimden sonra da değil. 2050’de, hatta gelecek yüzyılda nasıl bir ülke olmak istiyoruz?

Emin Orhan’ın uzun süredir üzerinde çalıştığı “Büyük Türkiye Kalkınma Manifestosu” tam da bu büyük soruya cevap arıyor.

Emin Orhan’ı Türkiye ve dünya meseleleri üzerine en fazla kafa yoran iş insanı-yazarlardan biri olarak görüyorum. Çok takdir ediyorum. İş dünyasının içinden geliyor; dolayısıyla üretimin, yatırımın, istihdam yaratmanın, rekabetin ve risk almanın ne demek olduğunu teoriden değil, hayatın içinden biliyor. Ama kendisini şirket bilançosuna, fabrikaya ve günlük ticarete hapsetmiyor.

Türkiye’nin nereye gittiğini, dünyanın nasıl değiştiğini, teknolojinin insanlığı nereye taşıdığını, devletin nasıl daha iyi yönetilebileceğini, toprağın ve suyun nasıl korunacağını, eğitimin nasıl dönüştürülmesi gerektiğini, hatta dil, kültür ve medeniyet meselelerini sürekli düşünüyor, araştırıyor ve yazıyor.

Şimdi bütün bu zihinsel emeği 650 sayfayı aşan iddialı bir çalışmada bir araya getirmiş.

“Büyük” derken neyi kastediyoruz?

Başlıktaki “Büyük Türkiye” ifadesi ilk bakışta yanlış anlaşılmaya müsait.

Emin Orhan bunu özellikle açıklığa kavuşturuyor. Kastettiği daha geniş sınırlar, başka ülkeler üzerinde tahakküm ya da geçmiş imparatorlukların yeniden yaratılması değil.

Onun “büyüklük” ölçüsü başka: vatandaşının yaşam standardını yükselten, hukukunu güçlendiren, bilim ve teknoloji üreten, doğal ve beşerî sermayesini koruyan, dünyaya yalnız mal değil fikir, teknoloji ve değer ihraç eden bir Türkiye.

Bence manifestonun en değerli çıkış noktalarından biri bu.

Çünkü 21’inci yüzyılda devletlerin büyüklüğünü artık yalnız kilometrekare, nüfus veya asker sayısıyla ölçemeyiz.

Asıl güç; bilgi üretme kapasitesi, teknoloji, kurumların kalitesi, insan sermayesi, ekonomik dayanıklılık, diplomatik etki ve vatandaşların yaşam standardıdır.

Singapur’un toprağı küçük olabilir ama etkisi büyük. İsviçre’nin nüfusu sınırlıdır ama küresel ekonomik ağırlığı büyüktür. Güney Kore birkaç kuşakta teknoloji devi haline gelebildiyse bunun arkasında coğrafi genişleme değil, insan ve bilgi sermayesine yapılan yatırım vardır.

Türkiye’nin de büyüklük anlayışını bu yeni dünyanın gerçeklerine göre yeniden tarif etmesi gerekiyor.

Coğrafya kader değil, stratejik sermaye

Manifestoda hoşuma giden yaklaşımlardan biri de Türkiye’nin coğrafyasına bakışı.

Biz yıllardır “Türkiye zor bir coğrafyada yaşıyor” diyoruz.

Doğru.

Ama aynı coğrafya neden yalnız yük olsun?

Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Avrupa arasında bulunan Türkiye; enerji, lojistik, ticaret, veri, gıda ve yatırım koridorlarının doğal kavşağı olabilir.

Coğrafya kader olmaktan çıkarılıp stratejik sermayeye dönüştürülebilir.

Manifesto da toprağı, suyu, ormanları, denizleri, madenleri ve biyolojik çeşitliliği birbirinden bağımsız kaynaklar olarak değil, birlikte korunup yönetilmesi gereken “millî doğal sermaye” olarak........

© Forbes Türkiye