menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye, NATO’nun stratejik merkezine doğru evrilmeli

15 0
01.07.2026

Bazı zirveler yalnızca takvimde işaretlenmiş diplomatik buluşmalar değildir. Onlar, uluslararası sistemin yönünü değiştiren, ittifakların kendilerini yeniden tanımladığı ve yeni bir stratejik çağın başladığını ilan eden tarihsel dönüm noktalarıdır. NATO’nun yetmiş yedi yıllık tarihinde Washington, Londra, Roma, Prag, Galler, Madrid, Vilnius, Washington ve son olarak Lahey zirveleri bu nitelikte anılmaktadır. Her biri, ittifakın değişen tehdit algısına ve uluslararası güç dengesine uyum sağlama çabasının kilometre taşları olmuştur.

7–8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de benzer tarihî öneme sahip olabilecek nadir fırsatlardan biridir. Ancak bunun gerçekleşmesi, zirvenin kusursuz organize edilmesine ya da üzerinde titizlikle çalışılmış bir sonuç bildirgesinin kabul edilmesine bağlı değildir. Asıl mesele, NATO’nun değişen jeopolitiği doğru okuyup okuyamayacağı ve bunu yeni kurumlara, yeni önceliklere ve yeni stratejik reflekslere dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.

Çünkü dünya artık Soğuk Savaş’ın iki kutuplu güvenlik mimarisiyle açıklanamaz. Aynı şekilde 1990’ların tek kutuplu iyimserliği de geride kalmıştır. İçinde bulunduğumuz dönem, büyük güç rekabetinin yeniden hız kazandığı; askerî, ekonomik, teknolojik ve jeopolitik rekabetin birbirine geçtiği çok katmanlı bir stratejik çağdır. Devletlerin gücü artık yalnızca sahip oldukları tanklar, savaş uçakları veya asker sayısıyla ölçülmüyor. Enerji arzını güvence altına alabilme kapasitesi, kritik minerallere erişimi, yarı iletken üretim kabiliyeti, yapay zekâ altyapısı, veri merkezleri, siber dayanıklılığı, lojistik ağları ve sanayi üretim kapasitesi de caydırıcılığın ayrılmaz parçaları hâline gelmiş bulunuyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa güvenlik mimarisini kökten sarstı. Baltık Denizi’ndeki denizaltı kablolarına ve enerji altyapısına yönelik sabotaj girişimleri, hibrit savaşın artık teorik bir kavram olmadığını gösterdi. Kızıldeniz’de ticaret yollarına yönelik saldırılar, küresel tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. İran ile İsrail arasında yaşanan doğrudan askerî gerilim ise enerji güvenliği ile bölgesel güvenlik arasındaki bağın koparılamayacağını bir kez daha hatırlattı. Bütün bu gelişmeler, NATO’nun yalnızca askerî bir ittifak olarak kalmasının yeterli olmadığını; ekonomik güvenlikten teknolojiye, enerji altyapısından kritik sanayiye kadar uzanan daha geniş bir güvenlik anlayışına ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Nitekim NATO da bu dönüşümün farkındadır. Lahey Zirvesi’nde müttefiklerin savunma ve güvenlikle bağlantılı yatırımları millî gelirlerinin yüzde 5’ine çıkarma yönündeki taahhüdü, klasik savunma harcamalarının ötesine geçen yeni bir yaklaşımın işaretidir. Kritik altyapılar, askerî hareketlilik, siber savunma, inovasyon, sanayi üretimi ve toplumsal dayanıklılık artık NATO’nun güvenlik gündeminin ayrılmaz parçaları olarak görülmektedir.

Bu sessiz dönüşüm, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu da yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

Türkiye’nin değişen stratejik konumu

Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO açısından temel işlevi büyük ölçüde Sovyetler Birliği’ni çevreleyen güneydoğu kanadını korumaktı. Jeopolitik değeri ağırlıklı olarak coğrafyasından kaynaklanıyordu. Ancak günümüzde Türkiye’nin önemi yalnızca bulunduğu yerden değil, yerine getirdiği fonksiyondan kaynaklanmaktadır.

Türkiye bugün Karadeniz’i Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’yı Avrupa’ya, Orta Asya’yı Atlantik ekonomisine, enerji kaynaklarını tüketim merkezlerine ve Asya’nın üretim üslerini Avrupa pazarlarına bağlayan stratejik dolaşım ağlarının merkezinde yer almaktadır. Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasından Güney Gaz Koridoru’na, TANAP’tan TürkAkım’a, Bakü–Tiflis–Kars demiryolundan Orta Koridor’a kadar uzanan geniş jeoekonomik ağlar, Türkiye’yi yalnızca bir transit ülke değil, küresel bağlantısallığın en kritik düğüm noktalarından biri hâline getirmiştir.

Bu dönüşümün askerî boyutu da aynı ölçüde dikkat çekicidir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmasının yanı sıra, son yıllarda geliştirdiği savunma sanayii sayesinde ittifakın üretim kapasitesine katkı sağlayan başlıca ülkelerden biri konumuna yükselmiştir. İnsansız hava sistemlerinden zırhlı araçlara, elektronik harp teknolojilerinden mühimmat üretimine kadar uzanan geniş yelpazede elde edilen başarılar, artık yalnızca ulusal savunma açısından değil, NATO’nun kolektif caydırıcılığı bakımından da stratejik önem taşımaktadır.

Ukrayna savaşı bu gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur. Uzun süreli çatışmaların kaderini yalnızca cephedeki asker sayısı değil, üretim kapasitesi belirlemektedir. Hızlı mühimmat üretebilen, tedarik zincirlerini ayakta tutabilen ve teknolojik yenilikleri savaş alanına hızla aktarabilen ülkeler, geleceğin güvenlik mimarisinde belirleyici rol oynayacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi, NATO açısından yalnızca ikili ilişkilerin konusu değil, ittifakın kolektif dayanıklılığının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Ankara doktrini: Güvenliği yeniden tanımlamak

Ankara Zirvesi’nin yalnızca mevcut tehditlere cevap vermesi yeterli olmayacaktır. Aynı zamanda NATO’nun güvenlik anlayışına yeni bir düşünsel çerçeve kazandırması gerekir.

Ben bunu “Ankara Doktrini” olarak adlandırıyorum.

Bu doktrin, güvenliği yalnızca askerî güç üzerinden tanımlayan klasik yaklaşımın ötesine geçmektedir.........

© Forbes Türkiye