Kimlikler Lütfen - 3
(Kimlikler Lütfen başlıklı yazımızı ilk ve ikinci bölümünün ardında üçüncü bölümüyle noktalıyoruz.)
Toplumsal kimliklere yamanmak mı yoksa toplumsal kimlikleri kendine yamamak mı?
İsmet özel bir şiirinde “insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” derken, yine bu bağlamda Cemil Meriç, “ideolojiler insanlara giydirilmiş deli gömlekleridir” der. Kimliklerin ölümcül olmasına doğru giden yolun başlangıç noktasıdır burası. Doğduğunda sadece ve sadece biyolojik bir varlık türü olan insan yavrusunun “toplumsal” bir varlık haline getirilmesi süreci tamamen içine doğduğu kültürel ortamın kodlarına göre gerçekleştirilmektedir. Benlik denilen bilincin oluşmasından sonraki süreçlerde ergenlik dönemiyle birlikte insanlar gruplar ve toplumsal kimlikler/aidiyetler üzerinden toplumsal yapıyla bütünleştirilmeye başlanır. Bu noktadan hareketle de giderek Galatasaraylı, Atatürkçü, Marksist, milliyetçi v.s olmaya başlar. Sorun tam olarak da bu “olmaya” başlar kavramındaki “faillik” durumu ile ilgilidir, “olmaya mı” başlar yoksa “oldurulmaya mı” başlanır?
İnsan tekilleri, toplumsal yapı denilen o devasa düzenek karşısında birer fail/özne değildir aslında. Olması gereken tam olarak insan denilen türün tekillerini özne/fail konumuna yükseltmek iken, toplumlarda hazır bulunan iktidar mekanizmaları ve toplumun devamlılığını sağlamaya ayarlı norm ve değerler, kültürel kodlar dünyası buna izin vermez. Toplumsal düzenin ve kurulu iktidar sistemlerinin devam etmesi adına, insan tekillerinin toplumsal aidiyetlerini “militanca” ve “ölümüne” giymesi beklenir, istenir. Bu bağlamda da insan tekilleri (birey sözcüğünü olumlayamadığım için “insan tekili” kavramını kullanıyorum) toplumsal kimliklere adeta yamanır. Örneğin ondan “pazara kadar değil mezara kadar” Galatasaraylı olması istenir, beklenir. Aynı şekilde ölene kadar Atatürkçü, Müslüman, Marksist v.b. olması da... Tüm bunlara da iç tutarlılık, kararlılık, süreklilik ve “dava” denir. Davadan dönen “döneklikle” damgalanır ve hatta bazı alanlarda, durumlarda, davadan, guruptan, kimlikten ayrılmanın bedeli ilgilisine ölümle ödetilir.
İnsan tekillerinin toplumsal aidiyetlerle bu biçim ve içerikte ilişkilenmesinin nedeni ve ne niçini nedir peki? Kimliklerin doğası mı bunu zorunlu kılmaktadır yoksa bireyler mi ilişkilenişin böyle olmasını istemekte ve sonuç olarak da böyle yaşamaktadırlar? Hayır, ikisi de değil! Tüm süreçlerin böyle olmasını isteyen söz konusu olan toplumun kültürel kodlarıdır ve bu kodları ise zaman içinde o toplumda oluşan ve toplumu dolayımlayarak üst-belirlenim haline gelen iktidar mekanizmalarıdır.
Siyasal iktidar biçimleri için hep şu motto ortaya konur; “böl, parçala ve yönet”. İktidar mekanizmaları tam olarak da bunu, dinsel, ideolojik, inançsal, mezhepsel aidiyetler üzerinden yapabilmektedirler. Bu sahnenin kurulup, sahnede bu oyunun oynanabilmesi için de bireylerin toplumsal aidiyetlere, kimliklere yamanması ve onların yılmaz savunucusu olan “militanlar” haline gelmesini ister, bekler. Bu noktadan sonra artık o “ölümüne” Kemalist’tir veya Müslümandır veya Marksist’tir veya hetorosexüeldir ve davalardan dönenler birer hain, alçaktır dolayısıyla da “katli vaciptir”.
İşin ilginci, liberal dünya, toplumsal kimlikleri/aidiyetleri ilgililerine bu denli “sert, ketumca” giydirdikten sonra, bu durumun oluşturduğu kafa-göz kırmalarla beraber gelen acıları “demokrasi-ilacı” satarak tedavi etmeye çalışmaktadır. Etmeyin, eylemeyin, birbirimize karşı saygılı, hoş görülü olalım ve farklılıklarımıza rağmen uyum/konsensüs sağlayarak birlikte yaşamayı becerelim demektedir. Ne kadar iki yüzlüce ve hatta yüzsüzce bir oyundur bu! Sanki bu oyunda insanlar “failmiş” gibi suçlanabilmektedir. Modern zamanların en büyük yanılgısı budur işte, liberalizm ve kapitalizm aslında özne yanılsamalı sistemin “kuklası” olan insanlar yetiştirdi, “bireyselleştirme” süreçleri boyunca.
“Ölümcül kimlikler” sorunu.
Belli bir merkezi veya ademi merkezi iktidar belirlenimi altında bulunan, norm ve değer dünyaları iktidarlarca belirlenen her toplumda atanmış veya kazanılmış olsun olmasın her türden toplumsal kimlik birey için ölümcül olmaya kadar giden bir tür saldırı biçimidir. Âmin Maalouf “Ölümcül Kimlkler” adlı metninde şöyle diyor;
(…)“Bu kitabın başından beri "ölümcül" kimliklerden söz ediyorum- bu tanım benim kınadığım, yani kimliği tek bir aidiyete indirgeyen kavramın insanları taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok edici bir tavra yerleştirmesi ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi oranında bana yanlış gibi gelmiyor. Bunların dünya görüşleri çarpık ve terstir. Aynı topluluğa ait olanlar "bizimkiler" olur, yazgılarına arka çıkmak istenir, ama onlara karşı zalimce davranmaktan da kaçınılmaz; "ılımlı" görülürlerse kınanır, yıldırılır, "hain" ya da "döneklikle" suçlanırlar. Ötekilere gelince, karşı kıyıdakilere gelince, kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman topluluğun en militan, en laf........
