Yapay Zekâ Çağında Türkiye’nin Kültür Sınavı
Kültür… Bir milletin tarihsel hafızası, kimliği, ortak değerler kümesi ve geleceğe dair medeniyet tasavvuru.
Kültür politikası ise konser organizasyonları, müze biletleri, tiyatro perdeleri ve festivaller.
Kültür kavramının tanımı doğru da, kültür politikası ne alaka demeyin. Bunu biz yaptık. El birliğiyle kültürü sığ bir paranteze hapsettik.
Bugün yapay zekânın ve dijital ağların belirlediği yepyeni bir çağın başlangıcındayız. Böyle bir çağda kültür politikasını konuşmak, müzedeki tarihi eserleri pasifçe korumaktan ibaret olamaz. Asıl mesele, millî hafızayı ve birikimi yarının teknolojileriyle yeniden üretebilmektir.
İlk adım idari ve zihinsel alanda atılmalı. Kültür ile turizm birbirinden ayrılmalı. Çünkü bu iki alanın öncelikleri aynı değil. Turizm demek döviz girdisi, pazarlama, hizmet sektörü ve ticari getiri demek. Kültür ise kimlik, hafıza, dil, sanat ve estetik üreten kurucu unsur. İkisini aynı bakanlığa hapsederseniz, kültürün uzun vadeli hedefleri, turizmin kısa vadeli ekonomik öncelikleri karşısında zayıflar. Bin yıllık kültürel miras, turistlere sunulan bir meta’ya dönüşür. Çözüm net: Kültür yönetimi, turizmin ticari kaygılarından kurumsal olarak ayrılmalı ve müstakil bir Kültür Bakanlığı kurulmalıdır. Böyle bir yapı, kültür politikasına çok daha güçlü bir kurumsal ağırlık kazandıracak, enerjisini millî kültürün derinleştirilmesine ve geleceğe taşınmasına harcayacaktır.
Peki, Türkiye bu çağda nasıl bir kültür politikası inşa etmeli? Müstakil bir Kültür Bakanlığı kurduk diyelim. Bu yapının harcı ne olacak?
Cevap net. Koruyucu ve üretken, özgün, dinamik bir kültür. Türk dilini, edebiyatını, musikisini, mimarisini ve düşünce mirasını kurucu unsur sayan kapsayıcı bir anlayış. Bu yaklaşım pasif bir muhafazakârlık ya da nostaljik bir geçmişe övgü değil. Geçmişe çekilmek hiç değil. Geçmişten güç alarak geleceği inşa etmek.
Ziya Gökalp’in hars-medeniyet ayrımını bugünün diliyle yeniden düşünürsek, yapay zekâ ve dijital teknoloji, medeniyetin ortak araçları olabilir. Fakat bu araçlarla ne üreteceğimizi belirleyecek olan kendi millî kültürümüzdür.
Kökleri korumak, ama ağacı yarının ikliminde büyütmek.
İşte bu fikrin arka planındaki en güçlü pınar Nurettin Topçu’dur. Topçu, kültürü taklitçi bir Batılılaşma ya da mekanik bir kurumsal düzenleme olarak görmez. Onun için kültür; ahlâk, eğitim, Anadolu irfanı ve hepsinden önemlisi şahsiyet meselesidir.
21. yüzyılın dijital dünyasından baktığımızda Topçu’nun felsefesinin bugüne çözüm ürettiğini görüyoruz: Dijital çağın niteliksiz içerik bombardımanına ve edilgenliğe karşı durabilecek tek kale, şahsiyet inşa eden bir kültür anlayışıdır. Doğunun despotizmiyle Batının kapitalizmi arasında sıkışıp felç olan pasif bir zihniyet yerine, kendi değerlerine dayanan özgün bir kültür üretimi ancak bu felsefi temelle mümkün olabilir.
Algoritmik Kapı Bekçiliği ve Dijital Sömürgecilik
Bir şarkı düşünün. Bir kitap düşünün. Bir kısa film düşünün.
Eskiden bunların kaderini kurumsal ve ticari aracılar belirledi. Ama her aşamasında insan vardı: Yayınevi editörü. Jüri. Eleştirmen. Radyo programcısı. Müze küratörü.
Bugün bu aracılara platform algoritmaları eklendi. Hatta bazı alanlarda kararı çoğunlukla bir algoritma veriyor.
Spotify bir şarkıyı öne çıkarır ya da gömer. YouTube bir videoyu milyonlara ulaştırır ya da görünürlüğünü büyük ölçüde sınırlar. TikTok bir kültürel formu bir gecede küresel yapar ya da yok sayar. Netflix hangi dizinin çekileceğine bile izleyici verileriyle ve algoritmik analizlerle karar verir.
Bu algoritmalar tarafsız değil. Belirli verilerle eğitilmişler. O verilerin, yani küresel yapay zekâ sistemlerinin önemli bölümünde İngilizce ve Batı merkezli içeriklerin ağırlığı Türkçe içeriklere göre çok daha fazla. Sonuçta Türk kültürünün küresel görünürlüğü kendi elinde değil. Silikon Vadisi’ndeki bir mühendisin yazdığı........
