Persona ve Gölge: Fethullahçılık Örneği
Carl Gustav Jung’un analitik psikoloji kuramında persona ve gölge, psişenin dinamik yapısını şekillendiren; bilincin adaptasyon yeteneği ile bilinçdışının bastırılmış dinamikleri arasında diyalektik bir köprü kuran iki temel kavramdır. Bu iki kavram, birbirine zıt kutuplarda yer alsa da, psişenin bütünselliğe ulaşma ve kendini gerçekleştirme süreci olan bireyleşme (individuation) için birbirini dengeleyen zorunlu ve kaçınılmaz unsurlardır.
Etimolojik kökeni Latince antik tiyatro oyuncularının rollere göre yüzlerine taktıktan sonra sesin dışarı gür çıkmasını sağlayan (per-sonare: içinden ses çıkmak) maskelerden gelen "persona", Jung psikolojisinde bireyin topluma uyum sağlamak, belirli bir izlenim yaratmak ve toplumsal beklentileri karşılamak amacıyla geliştirdiği psişik bir ara yüzeydir. Persona, egoyu dış dünyanın zedeleyici, kaotik ve istila edici etkilerinden koruyan koruyucu bir kalkan işlevi görür. Jung, “The Relations between the Ego and the Unconscious” (Ego ile Bilinçdışı Arasındaki İlişkiler) başlıklı çalışmasında personanın bu yapay ve uzlaşımsal doğasını şu radikal sözlerle kavramsallaştırır:
"Temelde persona gerçek bir şey değildir: birey ile toplum arasında, bir insanın nasıl görünmesi gerektiğine dair bir uzlaşmadır. Bir isim alır, bir unvan kazanır, bir görevi yerine getirir; o şudur ya da budur. Bir anlamda tüm bunlar gerçektir, ancak söz konusu kişinin temel bireyselliğiyle ilişkisi bakımından bu sadece ikincil bir gerçekliktir; sadece ödünç alınmış bir kurgudur, kolektif psişenin bir parçasıdır." (Jung, CW 7, §245)
"Temelde persona gerçek bir şey değildir: birey ile toplum arasında, bir insanın nasıl görünmesi gerektiğine dair bir uzlaşmadır. Bir isim alır, bir unvan kazanır, bir görevi yerine getirir; o şudur ya da budur. Bir anlamda tüm bunlar gerçektir, ancak söz konusu kişinin temel bireyselliğiyle ilişkisi bakımından bu sadece ikincil bir gerçekliktir; sadece ödünç alınmış bir kurgudur, kolektif psişenin bir parçasıdır." (Jung, CW 7, §245)
Bu bağlamda persona, özneye ait bir kimlik değil, bütünüyle kolektif beklentilerin dayattığı işlevsel bir kurgudur. Karşıt kutupta yer alan gölge (the shadow) ise, egonun ve idealleştirilmiş toplumsal normların "ahlaksız", "uyumsuz" ya da "yetersiz" bularak reddettiği; ilkel, evrimsel ve bastırılmış hayvansal dürtülerin saklandığı psişik karanlık odadır. Jung, gölgenin bir ayna gibi personanın tam arkasında durduğunu ve bireyin aydınlık iddiası büyüdükçe gölgenin de o nispette koyulaşacağını belirtir:
"Su aynasına bakan herkes, ilk önce kendi yüzünü görür. Kendine doğru giden, kendisiyle yüzleşme riskini alır. Ayna dalkavukluk etmez, ona bakan neyse onu sadakatle gösterir; yani dünyaya asla göstermediğimiz, arkasına personayı –aktörün maskesini– gizlediğimiz o yüzü. Fakat ayna maskenin arkasına uzanır ve gerçek yüzü gösterir. Bu, kendini bilmenin ilk testidir." (Jung, CW 7, §305)
"Su aynasına bakan herkes, ilk önce kendi yüzünü görür. Kendine doğru giden, kendisiyle yüzleşme riskini alır. Ayna dalkavukluk etmez, ona bakan neyse onu sadakatle gösterir; yani dünyaya asla göstermediğimiz, arkasına personayı –aktörün maskesini– gizlediğimiz o yüzü. Fakat ayna maskenin arkasına uzanır ve gerçek yüzü gösterir. Bu, kendini bilmenin ilk testidir." (Jung, CW 7, §305)
Buradan hareketle, Fethullahçılık örneğindeki gibi kapalı organizasyonlar, kültler ve totaliter ideolojik yapılar incelendiğinde, bu iki arketip (asıl-kopya) arasındaki fonksiyonel mesafe (diyafet) patolojik bir yarığa dönüşür. O zaman fikir marazî olur, inhiraf (sapma) başlar, sistem malûl (sakat) hale gelir ve ortaya nispetsizlik çıkar. Yapı, üyelerinden kendi bireysel eğilimlerini tamamen yok ederek, mutlak bir "hizmetkar" veya "kutsanmış adanmışlık" personası kuşanmalarını talep eder. Özne, (Fethullah Gülen yerini alan “Cemaat abileri”) sistem içinde kendisine atanan dinsel/toplumsal rolü o kadar kusursuz oynamaya başlar ki, kendi otantik doğasını tamamen unutup maskeyle bütünleşir. Bu durum, bireyin aslı olmayan ve insanı oyalayan birer vehim, serap veya illüzyon içinde yaşamasına neden olur.
Jung, toplumsal ilişkilerin sürdürülebilmesi ve kurumsal diplomasinin işlemesi için personanın varlığını meşru ve gerekli bulur. Ancak buradaki can alıcı cinnet mustatili, egonun kendisini bu maskeyle bütünüyle özdeşleştirmesidir. Kuramcı bu krizi "Persona Enflasyonu" (personanın egoyu yutması) olarak adlandırır:
"Bir insan, toplum içinde oynadığı rolün kendisi olduğuna inanmaya başladığında, bu durum kaçınılmaz bir psişik yabancılaşmaya yol açar. Kişi, maskenin arkasındaki gerçek bireyselliğini tamamen kaybeder ve yalnızca bir kurumun, bir mesleğin ya da bir unvanın gölgesine dönüşür. Bu durum içsel bir çürümeyi ve nevrotik bir kırılmayı beraberinde getirir." (Jung, CW 7, §307)
"Bir insan, toplum içinde oynadığı rolün kendisi olduğuna inanmaya başladığında, bu durum kaçınılmaz bir psişik yabancılaşmaya yol açar. Kişi, maskenin arkasındaki gerçek bireyselliğini tamamen kaybeder ve yalnızca bir kurumun, bir mesleğin ya da bir unvanın gölgesine dönüşür. Bu durum içsel bir çürümeyi ve nevrotik bir kırılmayı beraberinde getirir." (Jung, CW 7, §307)
Fethullahçılık örneğinde bu kuramsal zemin; bireyin kolektif bir yanılsama içinde erimesinin, grubun vitrindeki ahlaki/dini vaazları (Persona) ile sahne arkasındaki operasyonel bürokratik hırsları (Gölge) arasındaki kopuşun başlangıç noktası olduğunu ortaya koyar. Persona ne kadar aşırı idealleştirilir, sterilize edilir ve "kutsal" olarak nitelendirilirse; telafi edici bir mekanizma olarak bilinç dışında biriken kolektif gölge de o denli gaddar, makyavelist ve yıkıcı bir güç arzusuyla donanır.
Bâtınî bir hiyerarşiye dayalı bu tür kült yapılarında bu enflasyon, bireysel bir savunma mekanizması olmaktan çıkıp kolektif bir "abiler ne dediyse doğrudur" stratejisine dönüşür. Yapı, mensuplarına sıradan birer sivil aktör olmayı değil; "hizmet eri", "adanmış ruh" ya da "sahabe misyonunun günümüzdeki taşıyıcıları" gibi aşkın ve kusursuz personalar kuşanmayı dayatır.
Bu enflasyon dinamiği Fethullahçı yapılanmadaki "adanmışlık" psikolojisine uygulandığında, bireyin kendi rasyonel aklını, ahlaki muhakemesini ve kişisel vicdanını askıya alarak nasıl bir "otomat" haline geldiği anlaşılır kılınır. Yapı içindeki "istişare", "itaat" ve "şefkat tokadı" gibi kavramsal mitler, personanın egoyu tamamen kolonize etmesini kolaylaştıran istismar araçlarıdır. Birey, kusursuz ahlak ve mutlak adanmışlık maskesiyle o denli........
