menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mekke Ve İbrahim Anlaşmaları, Türkiye Ve İsrail

28 0
08.09.2026

Uluslararası sistemin kuruluş mantığı aynı kalmakla birlikte, ifade edilme şekli yeni bir boyut kazanıyor. 20. yüzyılın dünyası büyük ölçüde kutuplar üzerinden kurulmuştu. Devletler belirli merkezlerin çevresinde toplanıyor, ittifaklar sınırlar oluşturuyor ve uluslararası siyaset büyük ölçüde “biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden okunuyordu. Soğuk Savaş'ın NATO ve Varşova Paktı etrafında şekillenen düzeni bunun en açık örneğiydi.

21. yüzyılda ise farklı bir yapı ortaya çıkmakta. Bir devlet aynı anda NATO'nun, İslam dünyasının, Türk dünyasının, Avrupa'nın, Çin ekonomik sisteminin ve çeşitli bölgesel örgütlenmelerin içinde yer alabilmekte. Böyle bir dünyada devletleri yalnızca tek bir kutba ait varlıklar olarak tanımlamak giderek zorlaşıyor.

Belki de yeni sistemin temel sorusu artık “kimin tarafındasın?” değil, “hangi ağlara bağlısın?” sorusudur. 

Çünkü kutuplar birbirini dışlama eğilimindeyken, ağlar birbirleriyle kesişebilir. Bu nedenle yeni uluslararası sistemi klasik anlamda çok kutuplu bir dünya olmaktan ziyade, çok merkezli bir bağlantısallık sistemi olarak düşünmek daha açıklayıcı olabilir.  

Mekke ve İbrahim: İki Ağın Ortaya Çıkışı

İlk bakışta Mekke ile İbrahim anlaşmaları birbirinden farklı ve hatta karşıt iki bloğu temsil ediyor gibi görünebilir. Oysa daha derinden bakıldığında esasında ikisinin de aynı medeniyet hafızasının farklı katmanlarına temas ettiği görülecektir. Mekke burada yalnızca bir şehir değil, İslam dünyasının tarihsel hafızasını bir araya getiren bir medeniyet düğümü olarak düşünülebilir. Benzer biçimde Hz. İbrahim de Yahudi, Hristiyan ve Müslüman toplumların bu ortak hafızasının en temel durağıdır.  

Bu nedenle Mekke ile İbrahim'i birbirinden tamamen bağımsız iki hat olarak değil, aynı medeniyet coğrafyasının farklı yönlere uzanan iki bağlantı noktası olarak okumak mümkündür. Burada önemli olan, bugün birbirinden farklı yönlerde geliştiği düşünülen iki eğilimin gelecekte birbirleriyle kesişip kesişmeyeceğidir. Matematiksel olarak ihtimali bulunan bir gelişmenin sosyolojik olarak imkânsız olduğunu peşinen kabul etmek, uluslararası siyasetin dönüşüm kapasitesini gereğinden fazla sınırlandırmak anlamına gelebilir.

Belki de uluslararası sistemin geleceğini anlamanın yolu, bugün birbirinden uzak görünen ağların hangi koşullarda birbirine bağlanabileceğini düşünmekten geçmektedir.

Türkler ve Yahudiler: İki Farklı Bağlantısallık Hikayesi

Günümüz uluslararası sistemin anlaşılması açısından Türkler ve Yahudilerin tarihsel tecrübeleri de özel bir anlam taşımaktadır. Buradaki mesele herhangi bir “üstünlük” veya “seçilmişlik” iddiası değildir. Asıl mesele, iki toplumun tarih boyunca geliştirdiği bağlantı kurma biçimleridir.

Türklerin tarihsel tecrübesi büyük ölçüde coğrafyalar arasında hareketlilik ve farklı siyasal alanları birbirine bağlama kapasitesi üzerinden okunabilir. Türk dünyası Asya'dan Anadolu'ya, Balkanlar'dan Kafkasya'ya ve Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan geniş bir tarihsel coğrafya........

© Fikir Coğrafyası