Akışkan Modernlikte Ahlaki Çözülme - V
Evreni Tüketmek: Yeni Bir Anlamsızlık Hissi ve Kriterlerin Yok Olması
İnsanın en güçlü yanı da en zayıf yanı da kendinden hareketle anlaması ve öğrenmesidir. Bu, dolayısıyla kalabalıklar için de böyledir. Kendi toplumsal tecrübemizi aynı zamanda tüm insanlığın ortak tecrübesi olarak kabul ederiz. Böyle olunca da derin bir pesimizm kalabalıklara hakim olur yaşamın düzgün bir zeminde ilerlemesini engeller.
Sayfa 163, 164’te Leonidas Donskis’in anlattıklarından hareketle şunu söyleyebiliriz: Litvanya örneğinden hareketle Medyada sürekli olumsuz haberlerin bulunması otoriter kişilikler yaratır. Bu kişiler, diğer toplumlardan daha sert biçimde kendi toplumunu eleştirir ve bundan da kendi otoriter kimliğini tahkim ettiği için keyif alır. Sadist ve mazoşist düşünce biçimidir bu. Sadece otoriter kimlik ve kişilik değil otoriter yönetimler de bundan beslenir.
Bu tespitlerden de anlaşılacağı üzere mevcut yönetimlere karşı olanların hatta taraftar olanların kendi toplumlarına yönelik acımasız eleştirileri de bu topluma özgü değil, modern toplumlara özgü bir sorundur.
Modern toplumlara özgü derken modernizmin bu ahlaki krizle doğrudan ilgili olduğunu L. Donskis şu şekilde belirtir:
“Modernlik her şeyiyle belleğimizi ve dilimizi kontrol etmeye çalışır. 1984 romanındaki Winston Smith, çocukluğundan kalma sevdiği bir şarkıyla hatırlamaya çalışır. Bu şarkı rejim karşısındaki kutsal direniş davasında….Orwell’ın kitabında Yenikonuş adlı yeni bir dilin yaratıldığı Okyanusya; sözde insanların zaman ve mekân algısıyla kavrayışlarının tümüyle dönüşümden geçeceği bir yere dönüşecekti. Bu dille kimse Shakespeare’i anlayamayacaktı.Bu da klasik edebi tasavvurlarda yansıtılan gerçekliğin tanınmaz hale gelmesi demekti. Herkesin referans sahasını ve kavramsal sistemleri köklü bir şekilde değiştirmek, geçmişe ait boyutu ortadan kaldıracaktı….Yevgeni Zamyatin’in Biz’i klasiklerin ve geçmişin ölümüne değinir.”(sf.168,169)
“Modernlik her şeyiyle belleğimizi ve dilimizi kontrol etmeye çalışır. 1984 romanındaki Winston Smith, çocukluğundan kalma sevdiği bir şarkıyla hatırlamaya çalışır. Bu şarkı rejim karşısındaki kutsal direniş davasında….
Orwell’ın kitabında Yenikonuş adlı yeni bir dilin yaratıldığı Okyanusya; sözde insanların zaman ve mekân algısıyla kavrayışlarının tümüyle dönüşümden geçeceği bir yere dönüşecekti. Bu dille kimse Shakespeare’i anlayamayacaktı.
Bu da klasik edebi tasavvurlarda yansıtılan gerçekliğin tanınmaz hale gelmesi demekti. Herkesin referans sahasını ve kavramsal sistemleri köklü bir şekilde değiştirmek, geçmişe ait boyutu ortadan kaldıracaktı….
Yevgeni Zamyatin’in Biz’i klasiklerin ve geçmişin ölümüne değinir.”(sf.168,169)
Kendi toplumumuzu anlamaya çalışırken Türk modernleşme tarihinde dil ve edebiyat sahasında yapılan yenilikleri bu perspektiften değerlendirmek zorunludur. Bir distopyanın nasıl somut biçimde gerçekleştirilmeye çalışıldığı yakın tarihimizde apaçık ortadadır. Bu doğrunun, gerçeğin yeniden kurgulanması ve inşasıdır. Hakikatle bağı zedelenmiş toplumların ahlaki olarak çökmemesi mümkün değildir.
Modern toplumların önemli kurumlarından biri de üniversitelerdir. Ahlaki bozulma ve üniversitelerin gittikçe değersizleşmesi meselelerinin hangisinin hangisini etkilediğini Leonidas Donskis şu biçimde açıklar:
“Üniversitelerin 21. Yüzyıldan sağ çıkıp çıkamayacağı ne naif ne de yanlış bir sorudur. … Üniversitelerin artık yavaşça ölmesini mi izliyoruz yoksa parlamentoda ve hükümette birkaç dönem görev yapacak siyasetçilerden daha uzun ömürlü olacak bazı alternatifler mi yaratıyoruz? …….Üniversitelerin eski akademik sistemini dağıtmış Margaret Thatcher tarafından başlatıldı… Değişmeye en hevesli olanlar, kendilerini en az güvende hisseden üniversitelerdi… Yıllarca Finlandiya’nın akademik sistemi diğer Avrupa ülkelerinden meslektaşların her şeyiyle kıskandığı bir niteliğe sahipti. Bugün Finlandiya; Amerikan ve Britanya modellerinden oluşma bir karmayı içine soktuğundan her şey alt üst olmuştur. ..…Bilinçli düşüncelerin, telaşsız yaratıcılığının ve ölçülü bir varoluşun mantığını takip etmesi gereken üniversiteler, bugünlerde piyasadaki dalgalanmalara ve kamuoyuyla politik ortamda yaşanan değişimlere hızla tepki verebilen bir araca dönüşmeye zorlanmaktadır.Belki hızlı tüketim ve acil tepkiler mantığı, sanayi çağında fabrikaların, atölyelerin, şirketlerin ve mağazaların etkinliğini gösteren kriterlerin oluşmasını sağlamıştır. Fakat post-endüstriyel ve enformasyon çağının üniversitesiyle araştırma enstitülerine taşındığında bu mantık çirkin ve saçma bir görünüm kazanmaktadır.” (sf. 170, 171,172,173)
“Üniversitelerin 21. Yüzyıldan sağ çıkıp çıkamayacağı ne naif ne de yanlış bir sorudur. … Üniversitelerin artık yavaşça ölmesini mi izliyoruz yoksa parlamentoda ve hükümette birkaç dönem görev yapacak siyasetçilerden daha uzun ömürlü olacak bazı alternatifler mi yaratıyoruz? …
….Üniversitelerin eski akademik sistemini dağıtmış Margaret Thatcher tarafından başlatıldı… Değişmeye en hevesli olanlar, kendilerini en az güvende hisseden üniversitelerdi… Yıllarca Finlandiya’nın akademik sistemi diğer Avrupa ülkelerinden meslektaşların her şeyiyle kıskandığı bir niteliğe sahipti. Bugün Finlandiya; Amerikan ve Britanya modellerinden oluşma bir karmayı içine soktuğundan her şey alt üst olmuştur. ..
Bilinçli düşüncelerin, telaşsız yaratıcılığının ve ölçülü bir varoluşun mantığını takip etmesi gereken üniversiteler, bugünlerde piyasadaki dalgalanmalara ve kamuoyuyla politik ortamda yaşanan değişimlere hızla tepki verebilen bir araca dönüşmeye zorlanmaktadır.
Belki hızlı tüketim ve acil tepkiler mantığı, sanayi çağında fabrikaların, atölyelerin, şirketlerin ve mağazaların etkinliğini gösteren kriterlerin oluşmasını sağlamıştır. Fakat post-endüstriyel ve enformasyon çağının üniversitesiyle araştırma enstitülerine taşındığında bu mantık çirkin ve saçma bir görünüm kazanmaktadır.” (sf. 170, 171,172,173)
Son zamanlarda bizde de özellikle “merdiven altı üniversite” kavramlaştırmasıyla gündeme gelen özel üniversitelerin ve gittikçe değersizleşen devlet üniversitelerinin durumunu yukarıdaki tespitlerin ışığında anladığımızda akademideki sorunun da sadece bize özgü olmadığı anlaşılmaktadır. Finlandiya, İngiltere, Amerika gibi akademik sahada dünyada başı çeken ülkelerde de benzer sorunlar farklı biçim ve boyutlarda yaşanmaktadır. İşte bu Batı, Doğu fark etmeksizin modern toplumun bozulması-çözülmesi biçiminde anlaşılmalıdır.
1990’larda ve devamında 2000’li yıllarda MEB’in uyguladığı TKY çalışmaları bu bağlamda dikkat çekicidir. Bürokrasinin ve politik erkin verdiği kararlar salt ideolojik motivasyonla değil aynı zamanda sermayenin beklenti ve ihtiyaçlarıyla şekillenir. Buna eğitime dair vizyonsuzluk ve entelektüel kifayetsizlik eklenince insan eşyaya eğitim kurumları ve akademi de bir imalathaneye dönüşmüştür.
Akademinin başarısı, verimliliği bağımsızlığıyla doğru orantılıdır. Ancak modern dünyada sermaye ve politik erklerin herhangi bir kurumun bağımsızlığına tahammülü yoktur. Bunu kendileri için bir tehdit bir engel olarak görür. Leonidas Donskis,
“ Peki akademik özgürlük, bürokrasi ve simbiyotik bir şekilde onunla ilişkilenmiş politik sınıf için ne anlama geliyor? Öğretmenlerden ve araştırmacılardan standart faaliyet raporlarını iletmelerini isteyen, böylece bu değerlendirmeleri kamusal fonların dağılımı ve harcaması için temel........
