Devlet Aklı İktidar Blokunun Neresine Düşer?
Geçtiğimiz hafta Bülent Kuşcuoğlu’nun Cansu Çamlıbel’e verdiği röportaj, başka konular yanında “devlet aklı” kavramı etrafında süren bir tartışmayı tetikledi. Bu tartışma neden önemli? Birkaç açıdan. Bir yandan mevcut rejim ve hatta devlet biçimi tartışması açısından önemi var. Diğer yandan siyaset alanını sınırlamaya yönelik son dönemde sıklaşan adımların anlamlandırılması ve muhalefetin bir strateji kurması açısından önemli.
Konunun bu güncel ve stratejik tarafı kadar önemli olan bir başka yanı, “günümüzde iktidarı nasıl tanımlayabiliriz?”, “devlet aklı ile sermaye aklı farklılaşır mı, aynı mıdır?”, “bu ikisi arasındaki dengeyi gözetsek de nihai belirleyici kimdir?” gibi sorular etrafında şekilleniyor. Hatta, bu tartışmanın takip ettiğim kısmı açısından, “Marksist devlet teorisi günümüzdeki gelişmeleri açıklamada yeterli mi ya da bu teori günümüze nasıl uygulanmalı?” gibi daha büyük sorular da arka planda yer alıyor.
“Devletin Değil Sermayenin Aklı”
Hakkı Özdal, hafta başında Evrensel’in youtube kanalında yaptığı yorumda, bir devlet aklından ziyade sermayenin aklından söz edilebileceği değerlendirmesini yaptı. Benzer bir şekilde Nuray Sancar da giderek şirketleşen ve kendisi de tekelleşen bir devlet ile yani şirketleşmiş devletin tekelleşmesiyle oluşan “tekelci devlet aklıyla” karşı karşıya olduğumuzu savunuyor.
“Devletin Değil Sarayın Aklı”
CHP milletvekili Yüksel Taşkın ise “partimize darbe yapan devlet aklı değil, saray aklı ve aparatlarıdır” değerlendirmesi ile Özgür Özel CHP’sinin genel pozisyonunu yansıtıyor. Benzer şekilde Abdullah Esin de, “devlet aklı diye bir mefhumun var olduğuna inanmak için iktidar koalisyonunda yer edinmiş belirli bürokratik çevrelerin Erdoğan’ın iradesinden bağımsız bir “agency”si (iradesi) olduğunu düşünmemiz ve bunu kanıtlamamız gerekir” görüşünü savundu. Bu yaklaşımlara göre CHP hakkında verilen mutlak butlan kararı “devlet aklı” kavramıyla değil, bizzat Saray tasarrufuyla açıklanmalı.
Sıklıkla vurgulanan bir başka pozisyon, “devlet aklı” diye bir mefhumun varlığı/yokluğu tartışmasından ziyade, bu kavramın kullanımının meşru ya da görünmez kıldıklarına dikkat çekiyor. Örneğin Doğan Çetinkaya, bu kavramın kullanılmaması gerektiğini çünkü kavramın açıklayıcı olmak yerine, olan biteni maskeleyen bir şekilde kullanıldığını ileri sürdü. Ali Yaycıoğlu da benzer şekilde bu kavramın otoriterleşmeyi derinleştiren adımları meşrulaştırdığını ileri sürdü. İlhan Cihaner ise, devlet aklı kavramının “sağın en büyük aldatmacalarından birisi" olduğuna değindi.
Ahmet Bekmen yukarıda sıraladığım görüşlere paralel şekilde, bu kavramın iktidar açısından bir meşrulaştırma aracı olduğunu düşünenlerden. Ancak Bekmen “olan biteni Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilme arayışlarına indirgeyen tutumlara da şüpheyle yaklaşmak gerekir. Bu türden bir tutum, meseleyi fazla kişiselleştirir; yapısal olanı –ya da olmaya başlayanı – görmemizi engelleyen bir zihin tuzağına dönüşür” uyarısında da bulunuyor. Ecehan........
