Merkez bankacılığında yeni dönem mi?
Faizlerin yüksek olduğundan sıklıkla yakınan Trump, Fed Başkanı Powell’ı ekonomiyi gereksiz yere yavaşlatmakla suçluyordu. Powell’ın görev süresi dolduğunda Trump’ın onun yerine getirdiği Kevin Warsh’un başkanlığındaki Fed’in yeni yöneliminin ne olacağı bu nedenle merakla bekleniyordu. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sonrası enerji fiyatlarının yükseldiği, enflasyonun yüzde 2 hedefinin üzerinde seyrettiği ve finansal piyasalardaki kırılganlıkların tartışıldığı bir ortamda Warsh başkanlığında ilk toplantısında Fed faizleri sabit tuttu. Enflasyonun hedefin üzerinde olduğu vurgulandı, üyelerin faiz tahminleri kısa vadede indirim olmayacağına, hatta bu yıl bir artışın hâlâ masada olduğuna işaret etti. Finans dünyası bu duruşu Warsh’un beklentilerin aksine “şahin” bir Fed başkanı olacağı şeklinde yorumladı.
Warsh, yüzde 2 hedefinden geri adım atmayacağını vurgularken Fed’in geleneksel iletişim aracı haline gelen faiz tahminlerinde kendi tahminini vermekten kaçındı ve piyasalara ileriye dönük ayrıntılı bir faiz patikası sunmadı. Bu basit bir üslup tercihinden ziyade 2008 krizi sonrası merkez bankacılığının temel aracına dönüşen ileriye dönük yönlendirmeden uzaklaşmanın işareti olarak değerlendirilebilir. Özellikle sıfır faiz ve miktarsal genişleme döneminde merkez bankaları piyasaları konuşarak yönlendirmeye alışmıştı. Piyasa katılımcıları merkez bankası açıklamalarındaki her kelimeyi, virgülü, grafiği bir sonraki faiz kararının ipuçlarını arayarak incelemeye başlamıştı. Sonuçta piyasalar ekonomik verileri değil, Fed’in bu verilere nasıl tepki vereceğini fiyatlamaya başlamıştı. Fed piyasalara baktığında aslında kendi kararlarının yansımasını görüyordu.
Şekil 1: ABD yıllık ortalama enflasyon
Not: US Bureau of Labor Statistics’in aylık TÜFE (YoY) verisinden hesaplanmıştır. 2025 değeri Ekim ayı verisi mevcut olmadığından 11 aylık ortalamadır. 2026 Ocak–Mayıs ortalamasıdır.
Fed’in yüzde 2 enflasyon hedefini temel alan yaklaşımı uzun süredir hakim merkez bankacılığı paradigması olarak kabul görmekte. Bu paradigma, fiyat istikrarına odaklanmış, siyasi otoriteden bağımsız bir merkez bankası ile beklentilerin çıpalanması, gerektiğinde faiz artırarak talebin soğutulması ve işgücü piyasasındaki sıkılığın ücret artışları üzerinden enflasyon yaratmasının engellenmesi gibi unsurlardan oluşuyor. Greenspan döneminde düşük enflasyon, düşük işsizlik ve güçlü büyümenin bir arada görülmesi bu yaklaşımın itibarını zirveye taşımış ve Greenspan “maestro” ilan edilmişti. Merkez bankacılığı, iyi yapılırsa ekonomiyi dengede tutabilecek teknik bir mühendislik faaliyeti gibi sunulmaya başlandı. Ama Greenspan yalnızca düşük enflasyon döneminin merkez bankacısı değildi. Aynı zamanda finansal deregülasyonun, serbest piyasanın kendi kendini dengeleyeceği inancının ve finansal piyasaların........
