Paris’te futbol, ateş ve anarşi günleri
Paris'te dün gece iki ayrı ateş yanıyordu. Birini sokaklarda yaktılar; ötekini Parc des Princes'in yeşil zemininde. Birinin çevresinde öfkeli insanlar, diğerinin çevresinde sevinmeye hazırlanmış insanlar vardı. Televizyon kameraları ikinci ateşi sevdi. Daha güzel görüntü veriyordu; müziği, ışıkları ve sponsorları vardı. Oysa ikisi de aynı şehirde, birbirine birkaç kilometre uzaklıkta, aynı gökyüzüne yükseliyordu.
Paris’in sokaklarında hayat pahalılığını, yoksullaşmayı, okulların hâlini protesto edenler vardı. Fransa hükûmeti, olup biteni asayiş meselesi olarak anlatmayı tercih ediyordu. İnsanların neden sokağa çıktığı sorusu, hangi lüks mağazanın vitrininin kırıldığı sorusunun gerisinde kalıyordu. Paris'in zengin mağazalarının camları haber oluyordu; o mağazaların önünden her gün geçip içeri giremeyenlerin hayatıysa daha az ilgi çekiyordu.
Öfkenin ve gösterinin başkenti
Stadyumun kapıları açıldığında başka bir Paris başlamıştı. Tribünlerde, Barcelona armasını elektrikli testereyle parçalayan bir canavarın resmi açıldı. Bu, futbolun yeni törenlerinden biriydi. Rakibi korkutmak için ölümün görüntüsüne ihtiyaç duyuluyordu. Oysa futbolun gerçekten korkunç yanı başka yerdeydi: Bir insanın topla yapabileceklerini hiç kimsenin önceden bilememesinde.
Hansi Flick'in takımı ileri koşmayı, rakibin üzerine gitmeyi, geride bıraktığı boşluklara aldırmamayı seçmişti. Cesaretin bir bedeli vardır. Dün gece Barcelona bu bedelin hesabını kendi kalesinde gördü.
Karşısında Luis Enrique vardı. Bir zamanlar Barcelona'nın futbolunu yöneten adam, şimdi onun zaaflarını biliyordu. Futbol, eski dostluklara saygılı bir oyun değildir. Öğrenci öğretmenini geçebilir, evlat babasının yolundan ayrılabilir. PSG, uzun yıllar parayla satın alınamayacak şeyi satın almaya çalışmıştı: Birlikte oynama alışkanlığını. Artık sahada pahalı futbolcuların toplamından fazlası vardı. Birbirinin nereye koşacağını bilen oyuncular oynuyordu.
Futbol........
