menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bu milli takımı neden çok sevdik?

34 0
04.04.2026

Türkiye’de futbolun hikayesi, saha çizgileriyle sınırlı bir hikaye hiç olmadı. Bu oyunun bizdeki serüveni, memleketin sınıf atlama hayalleriyle, taşradan merkeze akışıyla, televizyonla kurduğu ilişkiyle, parayla imtihanıyla ve kamusal hayattaki sertleşmeyle birlikte büyüdü. O yüzden milli takıma bakarken yalnızca bir futbol takımına bakmıyoruz. Daha geniş bir ruh halini, bir toplumsal tavrı, hatta bazen bir kuşağın kendini dünyaya anlatma biçimini görüyoruz.

Bu yüzden Türkiye futbol tarihini anlamaya çalışırken 1990’ları gerçek bir eşik gibi görmek bana da çok anlamlı geliyor. Çünkü o yıllar, sadece oyunun temposunun ya da yayıncılığın değiştiği bir dönem değildi. Futbolun toplumdaki yeri değişti. Öncesinde daha mahcup, daha dar çevreli, daha yerel bir dünyadan söz edebiliyorduk. Başarı beklentisi düşük, kırgınlığı fazla, kendi çapında yaşayan bir futboldan. İnsanlar takımlarını severdi, milli takımı severdi, üzülürdü, kızardı; ama bütün bunlar bugünkü kadar yüksek gerilimli bir toplumsal gösteriye dönüşmezdi. Futbol daha küçük bir odada oynanıyordu sanki. Odanın içi kalabalık değildi, ışıklar bu kadar güçlü değildi, dışarıdan gelen para ve ilgi de bugünkü seviyeye çıkmamıştı.

Sonra oyun büyüdü. Televizyon büyüttü, reklam büyüttü, şehir hayatı büyüttü, kulüplerin çevresinde dönen para büyüttü. Ülke kendi içinde dönüşürken futbol da başka bir karakter kazandı. Daha hırslı oldu, daha gösterişli oldu, daha sertleşti. Üstelik bu sertlik yalnızca saha içinde değildi. Tribünde, gazetede, televizyonda, kahvede, aile sofrasında, her yerde hissediliyordu. Futbol konuşmak bir spor tartışması olmaktan çıktı; kimlik beyanına, saf tutmaya, bağırmaya, hatta kimi zaman birbirinden nefret etmeye kadar uzanan bir alana dönüştü. Milli takım da bu iklimden payını aldı.

Bir dönem milli takımın yetersizliğine üzülmek kolaydı. Çünkü o yetersizlikte kibir yoktu. Mağlubiyet can sıkıyordu ama insanı utandıran başka şeyler üretmiyordu. Takımın eksiği çoktu, imkanı sınırlıydı, dünyaya karşı boyu kısa kalıyordu. Bu yüzden ona kızarken bile korumacı bir duyguyla kızıyordunuz. Sanki evin yoksul ama dürüst çocuğuydu. Elinden geleni yapıyor, çoğu zaman yetmiyordu. Bu tablo büyük bir heyecan doğurmuyordu belki, ama büyük bir tiksinti de üretmiyordu.

Hamasetle beslenen coşku

1990’lardan sonra tablo değişti. Başarı geldi, görünürlük arttı, uluslararası alan açıldı. Fakat bu yükselişin etrafında biriken dil pek temiz değildi. Futbol artık daha çok konuşuluyordu ama daha iyi konuşulmuyordu. Başarı sevindiriyordu ama çevresinde öyle bir gürültü oluşuyordu ki, insan bazen sevinirken bile kendini geri çekmek istiyordu. Çünkü zaferle birlikte şişen bir dil vardı. Kabadayılıkla karışan bir öz güven, hamasetle beslenen bir coşku, her şeyi “biz ve onlar” diye ayıran sert bir ton. Milli takım kazandığında gerçekten mutlu olan çok insan vardı; ama o mutluluğun içine herkes rahatça yerleşemiyordu. Araya sürekli başka şeyler giriyordu: Politik gösteriler, medya kavgaları, antrenörlerle bitmeyen hesaplaşmalar, oyuncuların gerilimli çıkışları, gazetecilerin meydan okumaları, futbolun üstüne çöken o hoyrat erkeklik hali.

2002 Dünya Kupası bu açıdan çok öğretici bir kırılmaydı. O takımın başarı hikayesi hafızada haklı olarak çok parlak duruyor. Çünkü sahada gerçekten büyük bir iş yaptılar. Büyük bir turnuvada dünyanın dikkatini çekecek kadar iyi oynadılar. Ama o yazın ruhunu hatırlayınca akla yalnızca neşe gelmiyor. Öncesinde eleştiriler, kamplaşmalar, Şenol Güneş’e dönük sert tavırlar, takımla medya arasında büyüyen mesafe, milli heyecanın içine sinen o gergin ton da geliyor. Sonra başarı yükseldikçe hava değişti. Dünya........

© Evrensel