menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bielsa’nın son kavgası hüzünlü bitti

30 0
28.06.2026

Uruguay’ın Dünya Kupası’ndan erken elenişi, skor tablosuna bakılarak anlatılacak türden bir eleniş değil. Sahada kaybedilen maçların yanında, içeride çözülmüş bir ilişkinin izleri de vardı. Sanki oyuncularla Bielsa arasındaki bağ kopmuş, takımın bütün hareketlerine sinir, yorgunluk ve güvensizlik sinmiş gibiydi.

Marcelo Bielsa’nın çalıştırdığı bir takımın kötü oynaması elbette mümkün. Onun futbolu da her futbol gibi hata üretebilir, yorulabilir, tıkanabilir. Fakat Bielsa’nın takımlarında dağınıklığın bile belli bir fikri olurdu. Presin bozulduğu yerde bile bir inat, yanlış pasın arkasında bile oyunu ileriye itme arzusu görülürdü. Bu Uruguay’da ise başka bir şey vardı. Takım, hocasının fikrine inanmayan ama ondan da tam kopamayan bir grubun sıkışmışlığıyla sahadaydı. Ne bütünüyle Bielsa’nın takımıydı ne de ona itiraz eden oyuncuların istediği gibi daha temkinli bir takıma dönüşebildi.

Böyle durumlarda suçluyu bulmak kolaylaşır. Bielsa’nın kişiliği de buna çok elverişli. Futbolu keskin yaşayan, kendi doğrularından az taviz veren, ayrıntılara saplantı derecesinde bağlı bir adam. Yenildiğinde onun bu özellikleri “ilkeli” görünmekten çıkar, “inatçılık” diye okunur. Kazandığında büyüleyici sayılan yoğunluk, kaybettiğinde boğucu hâle gelir.

Bir fikre sadakat meselesi

Bielsa’yı anlamanın en zor yanı şu: Onun için futbol, maçtan maça değişen bir yönetim işi değil. O hep futbolu bir karakter meselesi gibi ele aldı. Takımı sahaya çıktığında neye inandığını göstermeliydi. Bu yüzden rakibin gücüne göre geriye yaslanmak, oyunun inisiyatifini karşı tarafa bırakıp fırsat beklemek, onun dünyasında teknik bir tercih olmaktan fazla şey ifade eder. Orada oyuna, oyuncuya ve çalışmaya dair bütün düşüncesi sınanır.

Uruguaylı oyuncuların İspanya karşısında daha temkinli bir plan istemesi, pragmatik bir yerden bakılınca anlaşılırdı. Grup koşulları, takımın fizik durumu, yaşanan sakatlıklar, önceki maçların verdiği hasar böyle bir isteği makul kılabilir. İspanya’ya karşı topa hükmetmeye çalışmak, kâğıt üzerinde hayli cesur bir tavır; sahadaki enerji bunu taşıyamadığında ise cesaret ile ısrar arasındaki çizgi silinir. Futbolda doğru fikir de yanlış zamanda uygulandığında takımı zora sokabilir.

Bielsa’nın cevabı ise kendi geçmişiyle uyumluydu. Oyuncuların talebini kabul etseydi, kendisi olmaktan vazgeçmiş gibi hissedecekti muhtemelen. Onun trajedisi biraz burada duruyor. Bir antrenör, bütün kariyerini bir düşünceye sadakat üzerine kurmuşsa, yetmiş yaşında bir Dünya Kupası kampında o düşüncenin sınırlarına çarptığında geri adım atması kolay değildir. Fakat millî takım futbolu, kulüp futbolundan farklı bir acımasızlığa sahip. Bir kulüpte fikrinizi aylara, sezonlara, transferlere yayabilirsiniz. Millî takımda üç maçın içine karakter, hazırlık, kriz yönetimi ve sonuç sığdırmanız gerekir. Bu kadar kısa bir alanda büyük fikirler çoğu zaman nefes alamaz.

Bielsa’nın yoğunluğu, kulüp düzeninde oyuncular için yorucu olsa da bir tür gündelik ritme bağlanabilir. Antrenman biter, oyuncu evine gider, ailesiyle vakit geçirir, kendi dünyasına döner. Hoca ne kadar baskın olursa olsun, tesisin dışında başka bir hayat vardır. Turnuva kampı ise bunu ortadan kaldırır. Aynı otel, aynı yemek salonu, aynı toplantı odası, aynı yüzler… Antrenörle oyuncu arasındaki her gerilim kapalı alanda büyür.

Uruguay’ın hikayesinde en çarpıcı olan, yenilginin saha dışındaki bu kapalı havayla birleşmesiydi. Oyuncuların antrenman şiddetinden şikâyet etmesi, sakatlıklarla çalışmanın yoğunluğu arasında bağ kurması, sonra oyun planına müdahale etmek istemesi, teknik bir anlaşmazlığın ötesine geçmişti. Bu, artık bir güven kaybıydı.........

© Evrensel