Ramazanda MEB genelgesi ve laiklik bildirisi
Ramazandan bir gün önce 168 kişinin imzaladığı laikliği birlikte savunuyoruz başlıklı bir bildiri çıktı. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığının okul öncesi, ilkokul ve ortaokullarda düzenlenecek ramazan eğitim ve etkinliklerinin ayrı ayrı listelendiği genelgesi yayımlandı. Bildirinin akıbeti, imzalayanların yargıya taşınması oldu. Devlet katından herhangi bir refleks gösterilmese basında bir iki gün konuşulacak bu bildirinin imzacıları Erdoğan tarafından yobazlıkla, nefret kusmakla, başka karın ağrıları taşımakla, köhne laiklik kavramının arkasına saklanarak milletin çocuklarını özünden uzaklaştırmakla suçlandı ve medyanın başlıca tartışma konularından biri haline geldi. Menderes döneminde ortaya atılan İnönü zamanında camilerin ahır yapıldığı hurafesiyle 40 yıl önceki 28 Şubat ikna odaları şimdi o programlarda birbirine eklenerek cumhuriyet tarihi dersi yeniden yazılıyor. Hayır, aslında yıllardır süren bu yazım tarihine güncel veriler ekleniyor.
Bir süre önce milli cepheyi güçlendirmek gibi bir güvenlik stratejisi belirleyen iktidar için öyle görünüyor ki Suriye’deki ve Türkiye’deki ‘süreç’in hedefleri az çok belirginleşti. Bu yüzden ramazanla birlikte yeniden ve ağırlaştırılmış biçimde yedekteki kutuplaştırma siyasetine geri dönüldü. Buca’da ilkokul öğrencilerini tekbir sesleriyle yürüten molla, Menzil’in büyük İzmir mitingi, ilkokul çocuklarına yaptırılan dini ritüeller, MEB’in değer eğitimi adı altındaki görevlendirmelerden başlayarak yerleşiklik kazanan; okulların tarikatçılara, yandaş vakıf mensuplarına açılması sürecinin güncel meyveleri arasında. Envanter ramazanda derlenip toparlanıyor.
Aslına bakılırsa iktidar çoktan beri bu gelişmeleri laiklik başlığına sığdırmaya çalışıyor. Buna göre, yapılan hiçbir şey kanun dışı ya da laikliğe aykırı değil. Anayasa’da açıkça tanımlanmamış olan bu kavram eğilip bükülüyor, laiklik böylece ‘Şeriat isteriz’ seslerini, mecburi din eğitimlerini, tarikat-devlet ilişkilerini dışlamayan bir boş gösteren haline getiriliyor. Aynı çubuğu bükme hali hemen hemen evrensel özgürlük tanımlarına da uygulandı. Mahkemeler, ordu, polis ve bürokrasi gibi güçler üzerinde tam yetkisi olan iktidar mensuplarının tepki çeken ifadelerinin düşünce özgürlüğü kapsamına girdiği her somut durumda tekrar edildi. Şeriat tehdidine işaret edenler nefret suçu işlemiş oluyor. Laiklik isteyenler milleti özünden uzaklaştırıyor. Bu ters yüz edilmiş, insanlık kazanımlarından türemiş hukuki kavramların ayakları üstüne dikilmesi çabasına itiraz edenler için de soruşturmalar, yargıya intikal ettirmeler, cezaevleri var. Zira milletin özü geçmişte de inşa edilmiş bir yapıydı ve şimdi de iktidar bu millete zaten çoktan esamesi okunmayan bir Anayasa’yı da dayanak yaparak yeni bir öz şekillendirmek istiyor. Kimin sözünün ifade özgürlüğü bağlamına alınacağı iktidarın eleme sisteminden geçmek zorunda.
Laiklik basitçe din ve devlet işlerinin devletten ayrılması, inancın kişiyle inancı arasındaki bir mesele olmasından ibarettir. Devlet hiçbir din ve mezhep için yatırım yapmaz, kişilerin inancına da müdahale etmez, tarikatların ticari ilişkiler içine girerek ekonomik ve siyasi bir güç haline girmelerine izin vermez. Türkiye’de bunların hepsi yapılıyor. Din tanımı ve pratiği farklı sayısız tarikat içinden kayırılanlar, holdingleştirilenler, iktidarla bir tür, meşru olmayan koalisyon içine girip özel muamele görenler var. Dolayısıyla Türkiye’de gerçekte bir laiklik yok. Din inancındaki farklılıkları ortak bir devlet dininde eritmeyi amaçlayan, cumhuriyetin kuruluş dönemine kadar uzatabileceğimiz bir geçmiş zamanda da böyle bir laiklik hayata geçmedi.
Bugünkü düzeni yürüten iktidarın laiklik anlayışı; ortak paydası şeriat olan ancak şeriattan anladıkları farklı olan yapıların şimdilik ahenk içinde iş görmelerini ve devletin açtığı alanlarda palazlanırken edindikleri nemaları korumak için içeride ve dışarıda, devlet tarafından tanımlanmış düşmanlara karşı bir birleşik bir güç olarak harekete geçmelerini kolaylaştıracak bir zeminden ibaret.
Oysa Suriye’de ve genel olarak Ortadoğu’da yaşananlar ortada. Emperyalist paylaşım savaşında birbirine karşı silahlanmış sayısız cihat örgütü aktif rol oynadı ve hâlâ oynamaya devam ediyor Farklı dini akımlara, mezheplere ve ülke çıkarlarına bağlı ‘proxi’ güçler, savaşların asıl aktörlerine bölgenin yeniden inşası için kar küreme cihazı işlevi görüyor. Böyle bir iklimde atılan ilk safra elbette savaş hukuku, ulusal ve uluslararası değer esasları oldu. Türkiye’nin bu paylaşım savaşı içindeki konumu göz önünde bulundurulmadan neden şeriat çağrılarının yapıldığı, laiklik taleplerine yüksek volümlü bir ses ve yargıyla müdahale edildiğinin anlaşılması zor.
İkincisi yoksulluk bütün kutuplaştırma siyasetine rağmen yapay toplumsal bariyerleri her yerde yıktı; dindar ve seküler diye ayırmadan bütün emekçileri bir kaynama noktasına getirdi. Düşük ücretliler, emekliler, işsizler için iç düşman artık kişinin yan yana çalıştığı, aynı sırada oturduğu, pazara aynı saatte gittiği; kendisinden farklı düşünen komşusu ya da arkadaşı değil. Öyleyse pazarın birleştirdiğini siyasi ve kültürel olarak bölmek, bir kesimin dinselleştirilmiş güvenlik kaygılarına yön verirken diğer kesimi bütün olumsuzlukların tarihi ve güncel sebebi olarak kodlamak kendisine gösterilen eski teveccühü kaybeden koalisyon iktidarı için bir iç güvenlik önceliği haline geldi.
Oysa din keskisiyle bölünmüş ve kutuplaştırılmış toplum için iç güvenlik şartı devletin din meselelerinden uzak durmasıdır. Kimin neye inanacağına siyaset karar veremez, vermemelidir.
