İran’ın egemenliği ve Amerikan haydutluğu…
Geçen yılki 12 gün savaşı yarım kalmış bir savaştı. İsrail’in nefesi ve “Demir Kubbesi” yetmeyince Amerikan emperyalizmi zor durumdaki “öncü birliğinin” yardımına koşarak bombardımana katılmıştı. Ancak yeterince hazırlıklı değildi. Bombaladı ve Trump’ın zafer kazanmış havalarda “İran’ın nükleer tesislerini tamamen imha ettik” açıklamasıyla durdu. İran da sürdürme yanlısı olmadı ve savaş galibi olmadan sona erdi.
Oysa gerçek anlamda sona ermediği belliydi. Nitekim geçtiğimiz cumartesi sabahı başlayan Amerikan-İsrail saldırısıyla herkes bunu gördü.
Trump’ın İran nükleer tesisleriyle ilgili söyledikleri de yalandı. Cumartesiye kadar üç tur süren ABD-İran görüşmelerinde müzakerelerin başlıca konusu nükleer tesislerdi. Belli ki duruyorlardı.
Gerçekte İran’ın nükleer araştırma ve üretimi de propaganda edildiği kadar “yakın tehdit” oluşturuyor değildi. İlerliyordu ama nükleer silaha varılmasına daha çok vardı.
Asıl sorun, Ortadoğu’nun Amerikan çıkarları ve stratejisi doğrultusunda yeniden dizayn masasına yatırılmış olmasıydı ve söz konusu dizaynın iki başlıca hedefinden biri İran’dı.
İşin gerçeği, İran, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altına almada kararlı olduğu Ortadoğu’yla sınırlı olarak birincil hedefti. Sadece petrol ve doğal gaz rezervleri dolayısıyla değil, bölgede Antiamerikan güçleri etrafında toplayıp lojistiklerini de sağlayarak sevk ve idare eden güç İran’dı. Ve Amerikan hegemonyasının ilanı Antiamerikan direncin kırılmasını, dolayısıyla İran’ın elimine edilmesini gereksiniyordu.
Daha geniş açıdan yaklaşıldığında, İran ABD’nin başlıca rakibi Çin emperyalizmi ve müttefiki Rusya’yla ittifak halinde ve Ortadoğu’da Amerikan hegemonyasının gerçekleştirilmesinin temel nedeni bu rekabet. Çin, enerji ihtiyacını, Rusya’nın yanı sıra başlıca bölgeden sağlıyor. Avrupa ve Afrika’ya ihracatının yüzde 60’ını da bölge limanlarından yapıyor. Yeniden dizaynla bölgeden dışlanmak istenen büyük güç Çin. İran’sa onun bölgedeki dayanağı.
Şimdi Amerikan-İsrail saldırısıyla yarım kalan savaş devam ediyor. ABD bu kez bölgeye ciddi yığınak yaptı.
İsrail’in kural ve hukuk tanımadığı biliniyor. Amerikan emperyalizmi de hiç hukuk ve kural tanımadı, ancak Trump’a kadar hep gerekçe uydurmaya çalıştı. Şimdi Trump da çalışıyor, ama öylesine!
Zorunlu olmasına karşın kendi Kongresinin onayını almaya gerek görmedi. Uluslararası hukuku, örneğin BM kararını da beklemedi. Hukuk, egemen bir ülkeye düpedüz hava saldırısı ve liderine suikast düzenlenmesine olur vermez. Ama verse de vermese de, ABD, İsrail’le el ele saldırıya geçti. Bu tam bir haydutluktur!
Avrupa’nın demokratik ülkeleri İngiltere, Almanya ve Fransa ortak bir açıklamayla ABD ve İsrail’in hukuk tanımaz haydutluğundan değil ama İran’ın saldırıyı füzelerle yanıtlamasından endişe duyduklarını açıklayarak haydutluğu onayladı! Trump Avrupa’dan bile silah tehdidiyle Grönland’ı istememiş gibi!
ABD istediği her ülkeye saldırabileceğini ortaya koydu. Türkiye, işin içinde İsrail de olunca saldırıyı onaylamayıp hukuka aykırı bulmakla yetindi. Saldırı tek yanlı değilmiş gibi, “taraflara” barış önerdi. NATO üyeliğini ve saldırganların kullanabileceği Amerikan ve NATO üslerinin varlığını ne iktidar ne burjuva muhalefet tartışma konusu ediyor. Sadece İran’dan olası göç karşısında alınacak önlemler önemseniyor. Hareketsizliğin işaret ettiği el altından Trump’a “olur” verilmiş olma olasılığıysa yok değil.
Sağdan göç önlemleri önerileri dışında haydutluğa suçlama gelmiyor. Liberal soldaysa Amerikan-İsrail saldırısı kınanırken, bu kınama, gerici molla egemenliği dolayısıyla İran’ın suçlanmasıyla dengeleniyor. Emperyalist saldırı onaylanamazmış ama İran da halkını zorbalığıyla bezdiren zalim mollaların iktidarıyla savunulamazmış…
İran’da gericiliğin egemenliği ve giderek sıklaşarak ayağa kalkan İran halkı ve mücadelesinin zorbalıkla bastırıldığı gerçek. Ancak gericiliğin egemenliği ve Trump’ın sanki kendisi ilericiymiş gibi İran rejimini değiştirme çağrısı yapması, kimseye, ülkelerin egemenliğini çiğneme ve suikastlar düzenleme hakkı vermez. Rejimlerin gericiliğiyse halkların sorunudur ve rejimler yalnızca halkların mücadeleleriyle alaşağı edilebilir.
