5. yılına girerken Ukrayna hesaplaşması
Ukrayna’da hesaplaşma 5. yılına giriyor. Dile kolay, 4 tam yıl geride kaldı.
Ukrayna savaşının bu kadar uzun süreceğini hemen hiç kimse beklemiyordu. Devasa Rus ordusu önünde Ukrayna’nın tutunamayacağı genel kanı durumundaydı. Örneğin Putin, birkaç haftaya kalmadan Rus ordularının Kiev’e gireceği düşüncesindeydi. En azından Ukrayna’nın direnemeyip pes ederek teslim koşullarını görüşmek isteyeceği varsayılıyor, 2008 yazında Gürcistan’da olanların yineleneceği öngörülüyordu.
Farklı bir sonuç umut edenler, olasılıkla Amerikan ve İngiliz hükümetleri ya da eskiden moda ve pek yaygın olan deyişle “derin devletleri”ydi. Rusya’nın yanıtını öngörerek Ukrayna’yı NATO ve AB’ye üye olmaya ikna edip Rusya’nın önüne atanlar, en başta bu iki emperyalist ülkeydi. NATO’nun Rusya sınırına kadar yayılmasını zorlayıp düpedüz savaşı kışkırttılar.
Amaçları ve hesapları bilinmez değildi, ortadaydı.
Amerikan emperyalizmi; Çin’in yükselişi ve önlenemez ekonomik yayılması karşısında gerilemekteydi. Ancak sanayisi Çin’le yarışamasa ve ekonomisi epey hantallaşıp sarsılsa bile, doların uluslararası değişim aracı oluşunu önemli ölçüde sürdürmesi ve hemen her ülkenin rezervlerinin tıka basa dolar ve Amerikan tahvilleriyle dolu oluşunun yanı sıra önemli bir üstünlüğünü hâlâ sürdürmekteydi: Tüm kıtalara yayılan yüzlerce üssü ve tüm denizlerdeki donanmasıyla Amerikan ordusu ile stratejik ve taktik yetenekleriyle silahlanmasının yanına henüz yanaşabilen bir ülke yoktu. Yıllık bütçesiyle tek başına Amerikan silahlanması, kendisinden sonra gelen 9 ülkenin toplamından fazlaydı.
Amerikan emperyalizmi bu üstünlüğünü son iki-üç ulusal güvenlik belgesine yansıtıyor ve giderek sertleştirdiği bir güç politikası izlediğini kayda geçiriyor. Hele Trump’la birlikte Amerikan emperyalizmi neredeyse diplomasiyi terk etme görüntüsü veriyor ve Amerikan diplomasisinin yerini hızla -zaten eskiden de eksik olmayan- tehdit ve dayatmalar alıyor. Eskiyle aradaki fark; önceden tehdit, dayatma ve düpedüz saldırıya dayalı güç politikası genellikle bağımlı ülkeleri hedeflerken, giderek müttefikleri de kapsayacak şekilde rakipleri de hedef alıyor oluşudur.
ABD artık hemen bütün kıtalarda kendisini ikinci plana iterek birincil kreditör, ticaret ve yatırım ortağı olan başlıca rakibi Çin’i, adını da anarak açıkça tehdit sayıyor ve güç politikasının hedefi yapmaktan sakınmıyor. Yalnızca Tayvan’da Çin’in karşısına dikilmekle kalmıyor; müttefiki olmasa bile Çin’in yayılma alanı durumunda olan ve bu ülkeyle az çok koordineli politikalar izleyen İran ve Venezuela gibi ülkeleri doğrudan hedef alıyor.
Ukrayna’da uygulanan da benzeri bir tutum. Rusya son on yıllarda Çin’in en yakın müttefiki, daha ileri giderek blok oluşturduğu bir ülke. Çin, nükleer silah eksiğini Rusya’nın elindeki atom yığınağıyla kapatıyor ve hedef olabileceği nükleer dayatmalarda Rus garantisinden yararlanıyor. Amerikan emperyalizminin henüz Trump öncesinde Ukrayna’yı ileri sürerek hedef aldığı yapı, işte bu Çin-Rusya ortaklığıdır. Rusya, geniş enerji kaynaklarına ve Amerikan nükleer cephaneliğini dengeleyebilen bir nükleer cephaneliğe sahip; ancak sanayisi, teknik temeli ve örgütlülüğüyle ABD ve hatta gelişkin bir Avrupa ülkesiyle baş edebilecek güçte değil. Denebilirse Rusya, hızla gelişen ve yükselişteki Çin emperyalizmiyle oluşturduğu blokun “zayıf karnı” durumunda ve Amerikan-İngiliz ortaklığı 4 yıl önce rakibinin bu zaafını hedef aldı.
Rusya’nın ve bu ülke üzerinden Çin-Rus blokunun sağlamlığı ile gücü ölçülürken; Rusya’nın çökertilmesi, bu elde edilemezse olabildiğince zayıflatılması amaçlandı. Tabii ki Rusya’nın takatten düşürülmesi, rakip blokun güçsüzleşmesi anlamına gelecekti.
Herkes, “Ukrayna, karşısında fazla dayanamaz,” öngörüsündeydi. Ancak Ukrayna’da Rusya’yla -sahada çarpışan askerlerin büyük çoğunluğu Ukraynalı olsa bile- Ukrayna ordusu başa baş bir savaş sürdürmedi. Görünüşte bile savaş Rusya ile Ukrayna arasında sürmedi, sürmüyor. ABD ve başta Almanya ile Fransa olmak üzere hemen tüm Avrupalı emperyalistler savaşa oluk oluk dolar ve avro akıttı. Milyarlarca dolar ve avroluk silah ile cephane sevk etti. Gönderilen silahlar tabanca tüfekten ibaret değildi; balistik füzeler, elektronik yönlendiriciler ve SİHA’lar Rus cephaneliğini hemen hemen dengelemekteydi. Bunun yanı sıra gelişkin silahların kullanılmasını öğretecek “eğitmen” adı altındaki vasıflı askeri personelle birlikte yüksek sayıda paralı asker, Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaştı.
Gerçekte savaş, bir NATO-Rusya savaşı olarak sürdü ve sürüyor. Ukrayna bir milyona yakın zayiat verirken Rusya’nın kayıpları da hiç az olmadı. Daha da önemlisi, Ukrayna halkı savaşın kurbanı olup yersiz yurtsuz kalırken, Rus işgalini izleyen yaptırımlar da hesaba katıldığında Rusya’nın gördüğü zarar tahminleri aştı. Ancak Rus-Çin blokunun güçsüzleştirilmesi hesabı ters tepti ve savaş, Rusya ile Çin’i her yönüyle birbirine yaklaştırarak ittifakı pekiştirdi. Örneğin Rusya’dan çekilen Batılı şirketlerin yerini Çin şirketleri alırken; yine Çin, Batılıların vazgeçtiği Rus enerji pazarının başlıca müşterisi oldu.
Savaşın 3.5 yılı dolarken Trump’ın Rusya’ya yönelik başlattığı ayrı “barış”ın başlıca hedefi, Doğu Ukrayna’yı peşkeş çekerek Rusya’yı Çin’den uzaklaştırmak. Ukrayna’nın nadir toprak elementlerini cebe atan Trump’ın “barış” girişimleri, aynı zamanda savaşın bir Ukrayna-Rusya savaşı olmadığının da birinci elden kanıtı. Rusya’yla masaya oturan, savaşın asıl tarafı olan ABD’dir.
Öte yandan Trump’ın girişimleri, Avrupalı müttefikleri şahsındaki uygulamalarıyla emperyalizmin hegemonik karakterinin de altını çiziyor. Trump, Avrupalı “müttefikleri” neredeyse ABD kadar savaşa yatırım yapmamış ve bu savaştan (Örneğin ucuz Rus enerjisini teperek) en zararlı çıkanlar onlar değilmiş gibi, “barış” girişimlerinde onları hiç hesaba katmadı. Putin’le anlaşabilse onların da sırtından “barış” ilan edecekti. Ancak Avrupalılarla birlikte Ukrayna’yı da hiç düşünmemesi, hesap dışı tutulan Avrupalılarla Ukrayna’yı yakınlaştırdı. Avrupalıların Amerikan girişimlerini sabote etmesi, zaten anlaşmaları hiç de kolay olmayan ABD ile Rusya’nın barışmasını zorlaştırıyor.
Ukrayna’daki çatlak, Grönland’a yönelik Amerikan tehditleriyle genişleyince; şimdi İtalya ve Kanada başbakanlarının Çin ziyaretleri ve imzaladıkları anlaşmaların ardından diğer Avrupa ülkeleri de tutumlarını gözden geçirme eğiliminde. Üstelik sadece Çin ile değil, Avrupa’da Rusya’yla ilişkilerin de yeniden masaya yatırılması eğilimi gelişiyor. Bir diğer önemli gelişme ise şu: İngiltere, Grönland meselesi dolayısıyla uzun yıllar sonra ilk kez 7 Avrupa ülkesiyle birlikte ABD’yi hedef alan bir bildiriye imza attı.
Gelişmeler gösteriyor ki emperyalistlerin evdeki hesaplarının (Hele aşırı zorlamalarla uygulanmaya çalışılıyorsa) “çarşıya uyma” olasılığı hiç de yüksek değil!
