menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Günümüz Kapitalizminde “Kontrol” ya da Larry Fink Niye Dolmabahçe’de Fink Atıyor…

17 0
01.04.2026

“Kapitalist sistemin işleyişinde üretim kadar belirleyici olan bir başka boyut daha vardır: dolaşım. Malların, enerjinin ve sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilmesi kapitalizmin sürekliliği için elzemdir.” diye yazmıştık, “Kapitalizmin Dar Geçitleri” başlıklı yazımızda. O yazımızda bu dolaşımın coğrafi boyutuna eğilmiştik, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeleri vesile ederek ve diğer “dar geçitlere” odaklanarak. Bu yazımızda ise Larry Fink’in Dolmabahçe’ye ziyaretini vesile ederek “varlık yönetim şirketleri” özelinde finansal dolaşımın kapitalizmde nasıl örgütlendiği üzerinde duracağız.

Varlık yönetim şirketleri, sistemin dışında türedi ve teknik bir yapı olmaktan ziyade, kapitalizmin uzun dönemli eğilimlerinin belirginleşmiş bir formu olarak anlaşılmalıdır. Klasik kapitalizmde sermaye birikimi daha doğrudan üretim süreçleri üzerinden örgütlenirken, zaman içinde mülkiyet yapıları karmaşıklaşmış, şirketler anonimleşmiş ve finansal araçlar çeşitlenmiştir. Varlık yönetim şirketleri bu tarihsel gelişimin bir devamı, hatta bir yoğunlaşmasıdır.

Marx, özellikle Kapital’in üçüncü cildinde anonim şirketleri ve hisse senetli yapıları tartışırken çok önemli bir şey söyler: sermaye artık tekil kapitalistin mülkiyetinden kopmaya başlar. Yani sermaye “özel mülkiyet” olmaktan çıkar, toplumsallaşmış bir biçim alır. Marx bu durumu “özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretimin kendi çerçevesi içinde ortadan kalkması”, “kapitalist üretim tarzının bizzat kapitalist üretim tarzı içinde ortadan kaldırılması”, “kapitalist özel sanayinin kapitalist sistemin kendi temeli üzerinde yok edilmesi” gibi ifadelerle açıklar. Ancak Japon düşünür Kojin Karatani’nin de belirttiği gibi bu ortadan kalkma (ilga), edilgen bir ilgadır, çünkü bu ilga hali kapitalizmin sınırları içerisinde gerçekleşmekte ve onu güçlendirmektedir.

Diğer yandan bu toplumsallaşma, kontrolün de toplumsallaşması anlamına gelmez. Aksine, yönetim ayrı bir katmanda yoğunlaşır. Bugünkü varlık yönetim şirketleri buradan okunduğunda aslında şu nokta görünür olur: Marx’ın işaret ettiği eğilim kaybolmamış, tersine daha ileri bir biçime evrilmiştir. Anonim şirketlerde hissedarlar dağınıktır ve yönetim profesyonellere geçmiştir. Bugün ise bir adım daha ileri gidiyoruz: hissedarlar yine dağınık (emeklilik fonları, bireyler vb.) ama bu dağınık mülkiyet artık ikinci bir yoğunlaşma katmanında toplanıyor. Varlık yönetim şirketleri bu noktada önem kazanıyor.

Bu şirketler, bireylerin, emeklilik fonlarının ve çeşitli kurumsal yatırımcıların tasarruflarını bir araya getirerek finansal piyasalarda değerlendirir. Ancak burada belirleyici olan nokta, bu şirketlerin çoğu zaman yatırım yaptıkları varlıkların nihai sahibi olmamalarıdır. Buna rağmen, yatırım kararları üzerinden bu varlıkların kullanımına ve yönüne dair ciddi bir etkiye sahiptirler. Dolayısıyla kapitalizmde zaten var olan mülkiyet ile kontrol arasındaki ayrım, bu yapılar aracılığıyla daha görünür ve sistematik hale gelir.

Bu durum, sermayenin merkezileşmesi eğiliminin farklı bir düzlemde devam ettiğini ortaya koyar. Mülkiyet çok sayıda yatırımcıya dağılmış görünse de bu mülkiyetin nasıl değerlendirileceğine dair kararlar belirli kurumsal aktörlerde yoğunlaşır. Aynı zamanda finansallaşma eğilimi de burada önemli bir rol oynar. Şirketlerin performansı giderek daha fazla finansal göstergeler üzerinden değerlendirilir; yatırımcı beklentileri, hisse fiyatları ve portföy stratejileri üretim süreçleri üzerinde dolaylı ama güçlü etkiler yaratır.

Bu çerçevede BlackRock ve Vanguard gibi büyük varlık yönetim şirketleri, bu eğilimlerin en bilinen örneklerini sunar. Trilyonlarca dolarlık varlığı yöneten bu kurumlar, dünyanın en büyük şirketlerinin önemli bir kısmında hissedar konumundadır. Teknoloji alanında Apple ve Microsoft, enerji sektöründe ExxonMobil, finans sektöründe JPMorgan Chase, tüketim mallarında Coca-Cola gibi küresel devlerde bu fonların önemli payları bulunmaktadır. Bu tablo, onların yalnızca yatırımcı değil, aynı zamanda piyasa yapısını etkileyen aktörler haline geldiğini gösterir.

Bu Marx’ın gördüğü eğilimin bir sonucudur: Sermaye giderek anonimleşir, mülkiyet yayılır, kontrol profesyonelleşir, sonra bu kontrol merkezileşir. Günümüzde kontrolün merkezileşmesi aynı zamanda piyasaların altyapısının (veri, algoritma, risk yönetimi) kontrolünü de kapsar. Örneğin, BlackRock’ın devasa portföyleri tek bir sistemde izleme, riskleri anlık olarak hesaplama, farklı senaryoları simüle etme, yatırım kararlarını optimize etme gibi amaçlarla geliştirdiği Aladdin sistemi gibi. Bu sistem birçok büyük banka, sigorta şirketi, emeklilik fonu ve bazı varlık yönetim şirketleri tarafından da kullanılmaktadır. Hatta 2008 krizinde FED’in bazı varlık alım programlarında BlackRock’tan destek aldığı bilinmektedir. Burada sadece sermayenin değil, sermayenin bilgi ve koordinasyon altyapısının da merkezileşme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Bu da klasik anonim şirket yapısından farklı bir yoğunluk yaratıyor.

Varlık yönetim şirketlerinin etkisi çoğu zaman doğrudan müdahale biçiminde değil, daha dolaylı mekanizmalar üzerinden işliyor. Şirketler oy hakları, yatırım tercihleri ve portföy dağılımları aracılığıyla yatırım yaptıkları şirket stratejileri üzerinde yönlendirici olabiliyorlar. Larry Fink gibi dünyanın en büyük varlık yönetim şirketlerinin başındaki figürler de bu bağlamda yalnızca bir şirket yöneticisi değil- ki Fink aynı zamanda Dünya Ekonomik Forumu’nun Eş Başkanı-, daha geniş bir ekonomik yönelimler setinin temsilcisi olarak öne çıkıyorlar.

Bu tür aktörlerin ulusal hükümetlerle kurduğu ilişkiler de bu çerçevede anlam kazanıyor. Larry Fink’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Anadolu Ajansı’nın (AA) ifadeleriyle kapalı kapılar ardında gerçekleştirdiği gibi görüşmeler, sadece yatırım fırsatlarının değerlendirildiği teknik temaslar değil, aynı zamanda küresel sermaye ile ulusal ekonomi politikalarının kesiştiği noktalar olarak okunmalıdır. Bu çerçevede Erdoğan “… toplantı vesilesiyle katılımcıların hem Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerini dinlemek hem de şirketlerin gelecek vizyonunda Türkiye'yi nasıl konumlandıracağını anlamak üzere bir araya geldiklerini…” ifade etmektedir. Cumhurbaşkanlığı sitesindeki habere göre, “16 ülkeden imalat, teknoloji, enerji, finans, altyapı, varlık yönetimi, sağlık, gıda ve havacılık gibi farklı sektörlerden toplam değeri 1,2 trilyon doları bulan 23 uluslararası yatırımcının katıldığı stratejik diyalog oturumu, Türkiye'nin küresel ekonomik sistemdeki rolü, yatırım potansiyeli ve uzun vadeli büyüme perspektifi üzerine kapsamlı değerlendirmelere sahne oldu.”

Türkiye gibi ülkeler açısından mesele yalnızca sermaye çekmek değil, aynı zamanda küresel finansal sistem içindeki konumlarını yönetmektir. Varlık yönetim şirketleri bu noktada önemli bir rol oynar çünkü yatırım kararları sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik, algısal ve beklentisel boyutlar içerir. Bu durum, ulusal ekonomi politikaları ile küresel finansal aktörler arasındaki ilişkinin doğasını daha karmaşık hale getirir.

Fink’in Türkiye ziyareti ve Dolmabahçe’de gerçekleşen görüşmeler, kapitalizmin güncel işleyişinin somut bir örneği olarak değerlendirilebilir. Bir yanda küresel ölçekte sermaye akımlarını yönlendirme kapasitesine sahip aktör/aktörler, diğer yanda bu akımların istikrarının kritik öneme sahip olduğu bir ekonomi. Yeni toplantıyı Türkiye ekonomisi açısından ayırıcı kılan şey ise daha önce görülmedik ölçüde büyük bir sermayeyi kontrol eden az sayıda sermaye temsilcisi ile Türkiye’nin küresel ekonomi içindeki konumuna dair altyapı, enerji, lojistik, dijital altyapı, tokenizasyon gibi bağlamlarda geliştirilmesi muhtemel yeni stratejilerin masada olma ihtimalidir. Eğer öyleyse bu Türkiye kapitalizminin belirli bir vadede önemli bir dönüşüm sürecine gireceğinin de sinyali olabilir.

Şüphesiz gelişmeler Fink’in niye Dolmabahçe’de fink attığını daha açık kılacaktır.


© Evrensel