AKP döneminde Türkiye kapitalizminin jeoekonomik yeniden yapılanması ve emperyalizm
AKP’nin 2002’de başlayan iktidarı yalnızca bir hükümet değişikliği ya da neoliberal politikaların yeni bir siyasal aktör tarafından uygulanması olarak değerlendirilemez. Son 20 yılı geçen dönemde sermaye birikiminin ölçeği, mekânsal örgütlenmesi ve dünya kapitalizmi ile kurduğu ilişkiler yeniden yapılanırken, rejim değişikliği gerçekleşmiştir. Bu yeniden yapılanmanın temel özelliği, Türkiye’nin yalnızca üretim ve ihracat kapasitesinin genişlemesi değil; üretim, dolaşım, enerji, finans ve güvenlik ağlarının birbirine eklemlendiği yeni bir jeoekonomik konum kazanmasıdır. Kamunun güç mimarisi ve hukuksal yapısı da bu konumlanmaya uygun şekilde dönüşmektedir.
Bu dönüşümün ampirik göstergeleri belirgindir. 2002’de 238,7 milyar dolar olan GSYH, 2025’te cari fiyatlarla yaklaşık 1,6 trilyon dolara ulaşmıştır. Mal ihracatı 36,1 milyar dolardan 273,4 milyar dolara, hizmet ihracatı ise yaklaşık 14 milyar dolardan 122,6 milyar dolara yükselmiştir. Böylece 2025’te mal ve hizmet ihracatının toplamı yaklaşık 396 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye’nin dünya mal ihracatındaki payı da 2002’de yüzde 0,55 iken 2024’te yüzde 1,07’ye çıkmıştır. Bu niceliksel genişleme Türkiye kapitalizminin dünya ekonomisindeki ağırlığının arttığını gösterir; ancak tek başına yapısal dönüşümü açıklamaz. Asıl mesele, bu büyümenin hangi sermaye birikimi biçimleri üzerinden gerçekleştiği ve Türkiye’nin uluslararası iş bölümündeki işlevini nasıl değiştirdiğidir.
AKP iktidarının ilk evresi, 2001 krizi sonrasında oluşturulan neoliberal kurumsal çerçeve üzerinde yükselmiştir. Bankacılık reformları, özelleştirmeler, mali disiplin, Avrupa Birliği ile ekonomik bütünleşme ve küresel sermaye girişleri 2000’lerin büyüme modelinin temel koşullarını oluşturmuştur. Türkiye’nin Avrupa üretim zincirlerine entegrasyonu özellikle imalat sanayiinde derinleşmiştir. OECD’nin küresel değer zincirlerine ilişkin verileri Türkiye’nin üretim ve ihracatının Avrupa merkezli değer zincirleriyle yoğun bağlantısını ortaya koyar. Bu süreç Türkiye’nin dışa bağımlılığını ortadan kaldırmamış; tersine, üretimin dış pazarlara, ithal ara mallara, enerjiye ve dış finansmana bağımlılığını daha karmaşık hale getirmiştir. Dolayısıyla ihracattaki artış “bağımlılıktan kurtuluş” olarak değil, dünya kapitalizmine daha yoğun ve karmaşık biçimde eklemlenme olarak okunmalıdır.
AKP döneminin ilerleyen aşamasında ise sermaye birikiminin yalnızca üretim kapasitesinin genişletilmesine değil, metaların daha hızlı dolaşıma sokulmasını sağlayacak altyapının kurulmasına da dayandığı görülür.
Bu dönüşümde finansallaşma, inşaat ve altyapı yatırımları önemli bir rol oynadı. 2008 küresel krizinin ardından küresel likidite koşulları kredi, konut, ticari gayrimenkul, ulaştırma ve enerji yatırımlarını destekledi. Devlet de bu süreçte ekonomiden çekilmek yerine sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden örgütlenmiş, ekonomideki planlayıcı ve koordinatör rolü uluslararası ölçekte yeniden güçlenmiştir. Kamu bankaları, kamu ihaleleri, teşvikler, arazi ve imar kararları ile altyapı garantileri sermaye birikiminin koşullarını yeniden üretmiştir. Bu nedenle köprü, otoyol, havaalanı, liman ve enerji yatırımları yalnızca “mega projeler” değildir. Kamu-özel işbirliği projeleri olmak üzere bunlar aynı zamanda sermayenin dolaşım zamanını azaltan ve yeni rant alanları yaratan sabit sermaye yatırımları olup, uzun vadeli getirilerdir.
Lojistikleşme ve “koridor kapitalizmi”
Bu dönüşümün en belirgin göstergesi lojistiğin ekonomik stratejinin merkezine yerleşmesidir. 2002’de 6.101 kilometre olan bölünmüş yol uzunluğu 2026 başında 30.049 kilometreye çıkmış, yani yaklaşık yüzde 393 artmıştır. Otoyol ağı 3.796 kilometreye, tünel uzunluğu ise 847 kilometreye ulaşmıştır. Demiryollarına 2002’den bu yana yaklaşık 63 milyar dolar yatırım yapılmış ve mevcut ağa yaklaşık 3.000 kilometre yeni hat eklenmiştir.
Bu yatırımları yalnızca ulaştırma politikası olarak değerlendirmek yetersizdir. Marx’ın sermayenin dolaşım zamanı ve devir süresi üzerine analizinden hareketle, ulaştırma altyapısı sermayenin devir hızını artıran maddi bir koşul olarak görülebilir. Limanlar, demiryolları, otoyollar ve lojistik merkezler bu nedenle yalnızca fiziksel altyapı yatırımları değil, sermayenin dolaşım altyapısıdır.
Bu çerçevede AKP döneminde ortaya çıkan yapıyı “koridor kapitalizmi” olarak betimlemek mümkündür. Koridor kapitalizmi, sermaye birikiminin üretim mekânlarının genişletilmesi dışında üretim, enerji, finans ve ticaret akımlarının geçtiği stratejik dolaşım hatlarının denetim ve işletilmesine dayandığı bir modeldir. Üretim merkezlerini limanlara, limanları dış pazarlara, enerji kaynaklarını tüketim merkezlerine, finansı altyapı projelerine ve devletin jeopolitik kapasitesini sermayenin dışa açılımına bağlayan bütünsel bir ekonomik ağ sistemidir. Her koridor ticari olduğu kadar ekonomik ve askeri düzeyde küresel hegemonya rekabetinin yansımalarını taşır ve devlet bloklarının uzun dönemli stratejileri arasındadır.
Türkiye’nin Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu politikaları bu dönüşümün güncel aşamasını temsil etmektedir. Orta Koridor, Çin ile Avrupa arasındaki ticaret akımlarında Türkiye’yi Kafkasya ve Orta Asya........
